پايگاه اطلاع رساني دفتر آيت الله العظمي شاهرودي دام ظله
ArticleID PicAddress Subject Date
{ArticleID}
{Header}
{Subject}

{Comment}

 {StringDate}
Saturday 19 October 2019 - السبت 18 صفر 1441 - شنبه 27 7 1398
 
 
 
  • HAYAT, VAROLUŞ KAVGASI MIDIR?  
  • 2010.07.19 20:40:33  
  • CountVisit : 83   
  • Sendtofriend
  •  
  •  
  • Bugün bu düşünceler üç aşağı, beş yukarı Müslümanlar arasında da revaç bulmuş, itibar görmüş ve kimi Müslümanlar bilmeden ve farkında olmaksızın bu düşünce şeklinin muteber ve "geçerli" olduğu zannına kapılmışlardır. Çoğu kez kimimiz meselenin aslına dikkat etmeksizin bir ağız alışkanlığıyla "hayat, varlığın devamı için niza ve çatışmadan ibarettir" deriz. Yanlış bir düşünce şeklidir bu; hayat, varlığın devamı için bir çatışma değildir; çatışma varlığının müdafaası ve kişinin kendisini koruması için meşru bir haktır ancak.
    Hatta Ferid Vecdi gibi kimi İslam bilginleri bile bu hataya düşmüş ve "Savaş, insanoğlu için bir zarurettir; insan var olduğu sürece savaş da olmalıdır, onun için bir şeref meselesidir bu" diyerek Kur'an'daki bazı ayetlerden istidlalle bu görüşü Kur'an'la desteklemeye çalışmışlardır:
    "...Eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler ve mescitler de..."[1]
    "...Allah insanları birbiriyle gidermeseydi yer yüzü mutlaka bozulup giderdi, fakat Allah'ın alemlere ihsanı var, lütfu var."[2]
    Görüldüğü gibi bu ayetlerde savaş meşru olarak zikredilmekte ve "Allah, bazı insanları bazı insanlarla gidermeseydi yeryüzü fesada gömülür, bozulup giderdi" denilmekte, "aksi takdirde içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırların, havra, kilise ve camilerin bugün mevcut olmayacağını" hatırlatılmaktadır.
    Evet, ayet-i kerime bir gerçekten söz etmektedir, fakat onların anladığı gerçek değildir bu; onların bu ayetleri anlayamamış oldukları ortada... Mezbur ayet-i kerimelerde sözü geçen savaş, müdafaa savaşıdır; Hıristiyanlık muhatap alınmakta ve "biz her halükârda barıştan yanayız, hiçbir surette savaşmayız..." diyen papaz zihniyetine karşı çıkılmaktadır.
    Kur'an-ı Kerim savaşın iyi bir şey olmadığını söyler, niza ve çekişmeyi reddeder; fakat bu, tecavüz amacıyla yapılan saldırı savaşıyla ilgilidir; hakkı ve hakikati koruma amacıyla yapılan "müdafaa savaşı"yla değil !..
    Söylenen şudur: "Sayın papaz efendi! Eğer savunma savaşı olmamış olsaydı siz bugün kilisenizde rahatça ibadet edemeyecektiniz!... Ve siz; sayın haham efendi, eğer savunma savaşı olmasaydı havranızda olmayacaktınız bugün!... Ve sen, ey Müslüman, müdafaa amacıyla savaş sana farz olmasaydı camide ibadet edemeyecektin bugün... Siz, hepiniz; bugün mabetlerinizde rahatça ibadet edebiliyorsanız, bunu hakk yolunda, hakkı müdafaa için savaşan savaşçıların mücahedelerine borçlusunuzdur!"
    Evet, insanoğlunun; mütecavizin olmadığı, tecavüz, çatışma ve saldırının bütünüyle yok olup gittiği bir olgunluk, kemale ve eğitim düzeyine ulaşması elbette müspet ve arzu edilir bir gelişmedir,saldırı ve tecavüzün bütünüyle ortadan kalkması halinde savaş ve çatışma da meşru olmayacaktır elbet...[3] O halde "hayat, canlı kalabilmek için çatışmaktan ibarettir" diyerek savaşı hayatın zaruri bir gerekçesi olarak gösteren ve her halükârda savaşı meşru kabul edenler büyük bir yanılgı içindedirler.
    İmam Hüseyin'e (a.s) mal edilmiş bir cümle vardır, ne anlamca doğru bir cümledir bu, ne de İmam Hüseyin'e (a.s) ait olduğunu rivayet eden bir kaynak kitap ya da belge mevcuttur! Üstelik bu cümlenin son 40-50 yıl zarfında meydana çıkmış olması da ilginçtir!
    İmam Hüseyin'e (a.s) mal edilen mezkur cümle şudur: "Hayat bir şeye inanmak ve bu inancı doğrultusunda cihad etmektir." Daha çok batılıların düşünce sistemine benzeyen bir fikir var burada; hayat, insanın her halükârda bir inanç taşıması ve bu inanç uğrunda sürekli savaşması olarak yorumlanmaktadır zira... Halbuki inanç ve savaş konularında Kur'an'a müracaat edildiğinde belli bir hareket noktasından söz edildiği görülür: Hakk!... Kur'an nazarında inanç; Hakka inanmak, hakkı kabul etmektir ancak; cihadsa yine bu uğurda, yâni "Hak yolda" yapılması gereken ve yapılan bir savaştır. Yâni savaş ancak "Hakka hizmet ve hakkı müdafaa amacıyla yapıldığında meşrudur. Kur'an, hayatı "herhangi bir inanç ve bu inanç uğruna yapılan her türlü savaş olarak yorumlamaz; onun tasvip ettiği belli bir inanç -Hakka kulluk- ve tayin ettiği muayyen bir cihad -fisebilillah- söz konusudur.
    İnanç ve akide kavramı, tek başına soyuttur, çünkü inanç hak da olabilir batıl da... Her ikisi de inançtır bunların... Başlı başına bir dünya görüşüdür bu, "İnsanın ne olursa olsun bir dünya görüşü, bir hedefi olmalı ve bu hedef için çalışıp çabalamalıdır" der ve bu hedef ne olması gerektiğini belirlemez; inanç olsun , hedef ve ülkü olsun da, ne olursa olsun" der...
    Kur'an ise her şeyi belli sınırlarıyla ifade eder, kelimeler ve kavramlar tam tespit edilmiş, her şey kendi belirgin çerçeveleri ve nüanslarıyla ifade edilmiştir. Kur'an herhangi bir inancı değil "Hakka kulluk" ve "Allah'a iman" inancını tasvip ve teklif eder, mücadele ve savaş da ancak "Allah yolunda cihad" çerçevesinde meşru ve zaruri olarak tespit edilir. Yâni Kur'an-ı Kerim insana, önce akide ve inancını ıslah etmesini tavsiye eder.
    İslam inancında kişi her şeyden önce dünya görüşü hususunda cihad etmelidir; ilk cihadı inancıyladır insanın. Önce inançlarını gözden geçirmeli, batıl inançlarıyla savaşmalı ve inancını genel ve özel bir çerçeve dahilinde ıslah ederek doğru ve hakk olan inanca ulaşabilmelidir. Bunu başardıktan, yâni hakkı bulduktan ve hakka inandıktan sonradır ki bu inanç yolunda cihad etmesi gerekir.[4]
    Velhasıl kamil insan modelini "kudret ve güç sahibi insan" olarak tesbit eden ve kemalin "güçlülük" olduğuna inanan bu dünya görüşü, hayatı "var olabilmenin sürekli savaşı" ve bugün çok kullanılan tabiriyle "yaşamak için öldür" kurallarıyla yorumlayan bir akidedir. Darvinizm de bu görüşü öne sürer ve "hayvanlar da yaşamak için sürekli öldürmek durumundadırlar" diyerek insan ve sair bütün canlılar için hayat denilen şeyi "Canlılar arasında varlıklarının devamını sağlayabilmek için mevcut olan sürekli ölüm-kalım savaşı" şeklinde yorumlar.
    Bu noktada insanı hayvanla aynı düzeyde tutmak ve hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da hayat "varlığının devamını sağlayabilmek için süregelen bir ölüm-kalım mücadelesi"nden ibarettir demek tamamen yanlıştır. "Hayat, yaşam kavgası, varlığını sürdürebilmenin amansız mücadelesidir" diyene, "Öyleyse insanlar arasında görülen bu samimiyetler; birlik, dostluk, işbirliği, yardımlaşma ve sevgiler neyin nesi oluyor?" diye sorduğunuzda verdiği cevap şudur: "Yanılıyorsunuz... Bu samimiyetlerin, bu işbirliği, yardımlaşma, dostluk, sevgilerin ardında çıkar kavgası yatar; amaç yine yaşam kavgasında üst olmaktır." Ardından meseleyi şöyle açıklar: "İnsan hayatının temelini çıkar çatışması oluşturur; hayat, varlığın devamını sağlamak için kişinin sürekli diğerleriyle savaşmasıdır. Ancak bireyler, kimi zaman büyük ve onlardan çok daha güçlü bir düşmanla karşılaştıklarında mecburen birleşir ve yardımlaşırlar. Yâni bu yardımlaşma ve dostluk, söz konusu ortak düşmanın varlığının dolaylı olarak tahmil ettiği bir ilişkidir. Gerçek bir dostluk, samimiyet ve yardımlaşma değildir bu, olamaz da!... Amaç, mezkur düşmana karşı koyabilmektir yalnızca; yâni bir "tez" ve "anti-tez" meselesidir bu. Bu düşmanın varlığı karşısında, ona mukabele saikinden kaynaklanan yardımlaşma ve dostluklar çıkar ortaya. Nitekim söz konusu düşmanın ortadan kalkmasıyla birlikte bu dostluk ve samimiyetler, yardımlaşma ve işbirlikleri de ortadan kalkar, birlik halinde olan bu grup ayrı-ayrı gruplara bölünüverir, ikilikler şekillenmeye başlar; ortada iki cenah ve iki tane kalıncaya kadar bu ayrılma sürüp gider. Böylece başka üçüncü bir güçlü kalmayınca bu iki taraf ya da şahıs, yekdiğeriyle savaşa tutuşur."
    "İnsanlar arasında mevcut olan dostluk, samimiyet, işbirliği, ittihat, insanlık, barış vb. şeyler aslında düşmanlıkların insana yüklediği mecburi -ve çıkara dayanan- davranışlardır. Aslolan çatışma ve savaştır, insanların yekdiğerine karşı sürekli çatışmasıdır; yardımlaşma gibi duygular ise bu çatışma aslının doğurduğu bir sonuçtur! Yardımlaşma ve işbirliği gibi davranışlar, çatışmanın yan tesirleri, onun çocuklarıdırlar.
    GÜÇSÜZLÜK EKOLÜ
    Görüldüğü gibi akılcı dünya görüşünde nasıl karşı bir noktaya karşı çıkıyorlarsa; keza, "aşk" öğretisinin nasıl karşı çıktığı bir nokta mevcutsa ve her iki taraf bu noktayı "zan" ve "hayal ürünü" olarak yorumluyorsa; "güç ve kuvvet" okulunun da karşı noktası vardır... Kimileri kuvveti aşırı derecede küçümsemiş ve insanın kemalini "zayıf oluş" şeklinde tespit etmişlerdir; bu dünya görüşüne göre kamil insan, "güçsüz insan"dır, "zayıf insan"dır. Zira insan "güçlü" olursa yine "tecavüz"e kalkışacak ve başkalarının hakkına göz dikecek, el uzatacaktır. Sa'di'miz de bir şiirinde bu hataya düşerek şöyle der:
    "Ayaklar altında kalan karıncayım ben,
    İğnesinin insanları incittiği arı değilim elbet.
    Bu nimetin şükrünü nasıl eda edebilirim
    Ki, insanları incitmeye kadir değilim."[5]
    Yanlış bir ifadedir bu... İnsan ille de ya karınca, ya da arı -gibi- olmak zorunda mıdır?! Ya ayaklar altında ezilecek kadar zayıf, ya da herkesi incitecek güçte mi olmak gerekir? Başka bir tercihte de bulunabilirsin pekala. Bu şiiri doğru bir ifadeyle şöyle de söyleyebilirdi şair:
    "Ne ayaklar altında ezilen bir karıncayım ben,
    Ne insanları iğneleyen bir arı...
    Bu nimetin şükrünü nasıl eda ederim
    Ki var gücüm, ama incitmem kimseyi..."
    Evet... Şükredilmesi gereken durum, güçlü olmak; fakat gücü olduğu, kuvveti yettiği halde kimseye eziyet etmemektir. Marifet, imkanı, olduğu halde onu kötüye kullanmamak, güçlü olmasına rağmen eziyet etmemektir. Yoksa, zaten gücü yetmeyen birisinin eziyet etmemesi bir marifet değildir...
    Başka bir şiirde ise şöyle der:
    "Dağlara çekilmiş bir abide rastladım
    Dünyadan kaçıp mağaraya sığınmıştı.
    Neden şehre inmiyorsun? dedim.
    Gönlün açılır, ferahlarsın biraz..."
    Burada Sa'di, dünyadan elini eteğini çekmiş insanı konuşturur; neden şehre inip insanlarla kaynaşmadığını, toplumun meseleleriyle niçin ilgilenmeyip insanlara yardımcı olmaktan imtina ederek dağda yaşamayı tercih ettiğini sorar[6] ve insanlardan uzak yaşamayı tercih eden abidin bu davranışına gerekçe olarak öne sürdüğü bir sebepte söz eder. Şiirin mazmununa bakılacak olursa sanki Sa'di de bu gerekçeği kabul etmektedir. İnzivaya çekilen abidin gerekçesi şudur:
    "Dedi ki: Peri yüzlü güzeller vardır orada
    Pir olan sürçer onca güzel güller arasında"
    Evet... İnzivaya çekilen zahidin öne sürdüğü gerekçe budur, "şehirde peri yüzlü güzel hatunlar vardır, onları görünce dayanamam, kendime hakim olamam ben" der ve ekler: "Bu yüzden insanlardan kaçıp bir dağ başına geldim, mağaraya sığındım..."
    Aferin... Bravo senin şu sözüm ona kemaline doğrusu!... Sen git, mağarada kendini hapset , neymiş efendim?!
    Kemal bu değildir...
    Sa'di efendi!... Kur'an-ı Kerim kıssaların en güzelini anlatır size...
    Yusuf'un (a.s) kıssasıdır bu...
    Yusuf, "Şüphe yok ki her kim çekinir ve sabrederse mutlaka Allah, bu çeşit iyilik edenlerin ecrini zayi etmez..."[7] der.
    Kur'an, "Yusuf gibi ol" demektedir sana... Murad alabileceği imkanlar her şeyiyle hazır ve amadedir; her şey onun arzusuna bağlıydı o sırada, her şey hazır ve müsait, kapılar kapalı, kaçacak bir yer yoktu... buna rağmen o, iffet ve şerefini koruyarak kapanan kapıları açmaya, odadan kaçmaya çalışmaktadır... Gençtir, bekardır, kadınsızdır; üstelik yakışıklıdır, hem her kadının aklını başından alacak kadar yakışıklı... O kadınların peşinden koşacağı yerde, kadınlar onun peşinden koşmakta, kadınlar ona yalvarmaktadırlar! Her gün yüzlerce mektup, yüzlerce rica gelmektedir kadınlardan. Üstelik alelade kadınlar da değildir bunlar; Mısır'ın en tanınmış ailelerinden, en soylu ve en güzel kadınlarındandırlar...Hepsi delicesine aşıktı Yusuf ‘a (a.s).
    Kur'an böyle ders verir, böyle öğretir işte...
    Her şey hazır ve amadedir, üstelik - kadının- isteğini yerine getirmemesi halinde hayatı tehlikeye girecektir; çünkü -kadın- onun yakasını bırakmamakta ve ölümle tehdit ederek "Ya beni kabul eder, ya canından olursun... İsteğime boğun eğmezsen öldürtürüm seni, bilmiş ol!.." demektedir.
    Yusuf (a.s) ne yapmaktadır bu durumda?
    Onun isteğini reddetmekte, ölüm tehdidine rağmen ona sırt çevirmekte ve:
    "...Yusuf, Rabbim, dedi; zindan, bunların davet ettikleri şeyden daha hayırlı bence. Bunların düzenini benden uzaklaştırmazsan belki onlara meyleder de bilgisizlerden olurum..."[8]
    Evet, her türlü imkana sahip olduğu, bütün şartlar amade ve ortam her şeyiyle müsait bulunduğu halde o bu gayri meşru ilişkiden kaçınmakta ve böyle bir günaha ortak olmaktansa zindana atılmayı tercih etmektedir!...
    Görüldüğü gibi insanın kemali, güçsüzlüğünde değildir asla. Edebiyatımız, kemali "güçsüzlük" ve "zayıflık" olarak tanıtan şiirlerle doludur. Hatta Hemadanlı Baba Tahir-i Üryan bile bir şiirinde şöyle der:
    "Göz ve gönlün elinden çekmişim neler
    Gözün gördüğünü gönül yad eder
    En iyisi yapmalı çelik bir hançer
    Gözü oyup şu gönlü kurtarmalı birader!"
    Evet... Böyle diyor şair: "Ne görürsem canım istiyor hemen, gözümün gördüğünü gönlüm çekiyor işte... O halde iyisi mi bir hançer alıp gözüme saplamalıyım; böylece kör olur da görmez, o görmeyince de gönül istemez, kurtulmuş olurum ben de!"
    Oldu mu şimdi Tahir efendi?!.. Bazı şeyler vardır ki göz görmez, ama kulak duyar; duyunca da isteyiverir hemen gönlün... O halde bir hançer daha lazım sana... Kulaklarını kesmen için...
    Ne de "kamil insan"mış hani, Baba Tahir'in bu mısralardaki kamil insanı... Enteresan dememek elde değil; şöyle bir canlandırın gözünüzde bu insanı: Ne eli var, ne ayağı; ne cinsel organları kalmış, ne gözü, ne kulağı... Her tarafı gitmiş...
    Bu tür "zayıflatıcı" ve "zelil edici" mısralar, böylesine "zillet yetiştirici" satırlar az değildir edebiyatımızda. Fakat bunları yazanların insan olduğunu da hatırlamak gerekir. İnsan ise hatadan münezzeh değildir, pekala yanılabilir, genellikle ya ifrata kapılır yargı ve davranışlarında, ya da tefrite... Bunları mütalaa ettikten, bu ideoloji ve dünya görüşlerini inceledikten sonra insan, asil İslam dininin bu muazzam dünya görüşünün Allah katından nazil olduğuna, ilahi bir nizamdan başka bir şey olamayacağına daha bir gönülden inanmakta ve yakin etmektedir. Sokrat bile olsa bir yerde hataya düşüveriyor insan, Eflatun da olsa yanılabiliyor pekala; Ebu Ali Sina, Muhyiddin Arabi, Mevlana vb. nicelerinin yanıldığı gibi. Karl Marx, Nietsche, J. P Sartre'ların bir noktadan sonra sapmaları gibi... Her biri bir büyük düşünür olan bu insanlar pekala çoğu yerde yanılmış, hatta kimileri bir noktadan sonra sapıvermişlerdir. Bu durumda peygamber de bir insan olduğuna göre beşeri akıl ve beşeri düşünce gücüyle böylesine muazzam, eksiksiz ve mükemmel bir dünya görüşünü nasıl kendi gücüyle düzenlemiş olabilir? Böylesine mükemmel hatasız ve eksiksiz bir hayat nizamını beşeri düşünce gücüyle ortaya koyabilmek kabil midir? Gelmiş geçmiş bunca düşünür birer öğrenci, o ise tam anlamıyla bilge bir öğretmendir adeta; onlar konuşur ama ya eksik söylerler ya yanlış... Son sözü ise o söyler daima; üstelik tam dosdoğru ve eksiksiz...
    Evet... Güç ve kuvvet öğretisi de bir ideolojidir neticede; onun karşısında yer alan görüş ise "anti -kuvvet" görüşüdür.
    SEVGİ EKOLÜ
    Kamil insan hususunda mevcut öğretilerden biri de "sevgi" ya da "marifet" okulu olarak adlandırılabileceğimiz öğretidir. Buradaki marifet, "marifet-un nefs"le ifade edilen "kendi özünü tanıyış, kendini biliş"tir. Çok eskiden , binlerce yıl öncesi geçmişlerde, Doğu Asya'da fevkalade ileri düşünceler görülür. Bugün bunların önemli bir parçasını Hint felsefesinin ana kaynağı olan kitaplar oluşturmaktadır, bu nefis eserlerin bir bölümü de (upanişadlar) farsçaya[9] çevrilmiştir.
    Büyük üstad Allame Tabatabai (Allah ondan razı olsun) yıllar önce bu eserleri okumuş ve pek takdir ederek "Bugüne değin üzerinde çok az durulan gayet faydalı ve yüce düşünce ve fikirler var bu eserlerde" demiştir!!
    Bu düşünce okulunda insanlık kemalinin bütünü "kendini tanıyış"a bağlıdır, kişinin kemale erebilmesi için kendisini tanıması gerekir (kendini biliş). Evet, gerekli bir bilgidir bu; Sokrat da "kendini bil" der, İslam peygamberi de gelmiş geçmiş bütün peygamberler de bunu tavsiye etmişlerdir; Hz. Resulullah (s.a.a) "Kendini tanıyan, Rabbini de tanır"[10] buyurmuşlardır. Fakat bu düşünce okulunda bütün kemaller "kendini tanıyış"la yorumlanıp sadece bu nokta üzerinde durulur, "kendini tanıma" dışında hiç bir konudan söz edilmez bu felsefede.
    Gandi'nin çeşitli makale, konuşma ve mektuplarından derlenmiş olan "Budur Benim Dinim" adlı bir eseri çevrilmiştir farsçaya, okunmasının faydalı olacağına inanıyorum. Gandi bu kitabın bir bölümünde "Ben, Upanişadlar'ı mütalaa ederken üç önemli noktanın farkına vardım ve bu üç esası ömrümün sonuna dek prensip edindim" der ve şöyle ekler: "Bu prensipler şunlardır:
    1- Sadece bir gerçek vardır, o da "insanın kendi nefsini tanımasıdır."[11] Gandi bu esası açıklarken batı kültürünü tutarlı bir mantık ve ağır bir dille eleştirerek şöyle der:
    "Batılı, dünyayı tanımış, fakat kendisini tanıyamamıştır. Kendisini tanıyamamış olduğundandır ki hem kendisini, hem bütün dünyayı bedbaht etmiştir!"
    2- Kendisini tanıyan insan, Rabbini de tanır, diğer her şeyi de.
    3- Sadece bir güç vardır, o da "nefsine hakim olmak" ve "kendini kontrol edebilmek"tir. Kendisine tam anlamıyla hakim olabilen birisi nesne ve eşyaya da doğru ve sahih bir şekilde hakim olabilmektedir. Yâni sadece nesneye hakimiyet değil, aynı zamanda doğru hakimiyettir de bu... Aynı şekilde iyiliği de tek kelimeyle ifade edebilmek mümkündür; yâni sadece bir iyilik vardır; o da: "Kendisi için istediği şeyi, başkaları için de istemek, kendisine layık gördüğü şeyleri başkalarına da layık görmektir."
    Görüldüğü gibi burada sözü edilen marifet, "marifetun-nefs", yâni "kendini bilme", "nefsini tanıyış"tır.
    Bilindiği üzere Hint felsefesinde "murakabe" denilen "içine kapanış ve kendi iç aleminde tefekküre dalış" aslı sözkonusudur. Bugün bu aslı bozmuş ve bir takım "çile çekme"ler ve Hint fakirlerinin yaptığı gibi zor ve eziyetli şeylere katlanış şekline dönüştürmüşlerdir. Ancak, benim burada değinmek istediğim şey; söz konusu Hint felsefesinin esasını iki aslın teşkil ettiğidir: "Kendini tanıma" ve "murakabe"
    Kimi de kamil insanı "hiçbir sınıfa mensup olmayan insan" şeklinde yorumlar. Bu dünya görüşünü savunanlara göre belli bir sınıf ya da kesime mensup olanlar, özellikle toplumun üst sınıflarında yer alanlar daima kusurludurlar. Hatta denilebilir ki sınıflı toplumlarda kamil insanın var olabilmesi, böylesine toplumlarda fertlerin dürüstlüklerini koruyabilmesi mümkün değildir. Bu düşünce sistemine göre kamil insan "sınıfsız insan"dır, belli bir sınıfa ait olmayan kimsedir; böyle bir insan toplumun diğer fertleriyle eşit ve onlarla aynı düzeyde yaşar...
    Kimi düşünce sistemleri de insanın "hür" ve "bilgili" olması gerektiği üzerinde durur. Burada bilgi ve agah oluştan kastedilen, sosyal bilinçtir; toplumdan ve olaylarından haberdar olup sosyal mesuliyetlerinin bilincine varıştır. Sosyal bilinç ve ferdi hürriyeti slogan edinen Egzistansializm bu düşünce sistemlerine örnek verilebilir. Egzustansializmin kamil insanı "özgür ve sosyal bilince varmış insan"dır. O, isyancı ve çatışmacı bir yapı taşır; çünkü" özgürlüğün şartı isyankar ve uzlaşmaz olmaktır" der.
    FAYDACILIK EKOLÜ
    Üzerinde duracağımız diğer bir düşünce okulu da "kuvvet"e dayalı dünya görüşüne bir hayli benzeyen faydacılık okuludur. Bu düşünce okulu "kamil insan hekim ve bilge olmalıdır, kamil insan Allah'a ulaşmalıdır vs gibi görüşler manasızdır, bunlar felsefi tartışmalardan ibarettir" der ve kamil insanın "her şeyden alabildiğine gönlünce faydalanan insan" olduğunu söyler. Bu okula göre kemal "tatmin" den ibarettir, gerisi boştur. İnsani kemale ermek isteyen, Allah'ın bağışlamış olduğu nimetlerden faydalanmasını bilendir; ne kadar fazla tatmin olursa, kemali o derece ileri demektir. Keza bilim konusunda da, insanın kemalini -hikmet değil- bilime bağlı olarak müşahede edenler bilimden "tabiat tanıma ve tabiatta olup bitenlere vakıf olma" manasını kastederler. Tabiat hakkında bilgi sahibi olmayı, tabiatın olaylarına vakıf olmayı istemelerinin sebebi de, tabiata hakim ve egemen olabilmek; başka bir deyişle tabiatın insana boyun eğmesini, insanın ona tam tasallutta bulunabilmesini sağlamaktır. Nitekim bütün bunlar da "insanın tabiattan ve tabiatın nimetlerinden alabildiğine faydalanabilmesi" içindir. Kısacası bilim, insanoğlu için bir vesile olarak değer kazanır ancak; asli bir değer değildir. İnsanoğlu bilime değer veriyorsa, bu, onun bilim vasıtasıyla tabiata egemen olmak isteyişindendir, insan bilim aracılığıyla tabiatı fethedince de ondan dilediğince yararlanabilecek, gönlünce fayda sağlayabilecektir.
    Ferdi ya da toplumu kemale erdirmek istiyorsanız, onun alabildiğince tabiattan faydalanmasını sağlamanız gerekir. Faydacılık yegane kemaldir, onun dışında kemal düşünülmez. İlim ve bilim, zannedildiği kadar değerli ve kutsal değildir; ilmin asil bir değer ve kemal olması söz konusu edilemez. Bilim, insanoğlunun maksada -fayda- ulaşabilmesi için gerekli araçtan başka bir şey değildir. Boynuzun öküz için ne kadar önemi varsa bilimin de insan için önemi o kadardır; insanın bilime olan ihtiyacı, aslanın pençe ya da dişe -faydalanmak için- olan ihtiyacı gibidir. Velhasıl bilim, insanoğlunun daha fazla fayda sağlayabilmek için kullandığı bir araçtan ibarettir(!)
    Evet... "Mükemmel insan" üzerine muhtelif görüşler öne süren felsefi düşüncelerden bazıları bunlar. Gelecek bahislerimizde bu görüşler üzerinde daha etraflıca durarak İslam nazarında bu görüşlerin hangi konumda yer aldığını belirtecek; akıl, aşk, kuvvet, sosyal sorumluluklar, sınıfsız toplum vb. kavramların İslami dünya görüşünde nasıl yorumlandığını ve İslami açıdan bu görüşlerin gerçekte ne dereceye kadar değer ve lüzum taşıdığını tafsilatıyla anlatmaya çalışacağız.
    ÖLÜMÜ KARŞILAMA TARZI
    Bir önceki bölümde insanın kemal derecesini ortaya koyan ölçülerden birinin, onun ölümü karşılama tarzı olduğunu belirtmiştik. Çünkü ölüm düşüncesi, ölümden duyulan korku ve dehşet, insanın en büyük zaaflarından biridir; insanoğlunun uğradığı bela ve çektiği bedbahtlıkların çoğu, onun ölümden korkmasından kaynaklanır, ölüm karşısında dehşete kapılmasından neşet bulur. Nice kötülüklere, nice alçaklıklara boyun eğmenin ya da mümessili olmanın yegane sebebi, çoğu kez ölümden duyulan korkudur.
    Ölümden korkmayan bir insanın hayatı bambaşkadır; ölüm korkusunu yüreğinden silip atan birinin hayatı, yaşama tarzı, olaylar karşısında tavrı ve dahli baştan sona farklılaşacaktır. Nitekim büyük insanlar, ölüm karşısında cesurca hatta cesaretinde ötesi bir davranışla tepki gösterirler; büyük insanlar gülerek karşılarlar ölümü...[12]
    "Yiğitçe vuruşarak ölmek saadet, zalimin zulmüne tahammül ederek yaşamaksa zillet ve alçaklıktır."[13] Ancak Hak evliyalarının iddia edebileceği bir ölümdür bu, ancak Allah aşıkları ölümü böyle yorumlar ve bu inançla karşılarlar . Onların nazarında ölüm mekan değiştirmek, bir evden diğerine göçmektir ancak. İmam Hüseyin'in de (a.s) deyişiyle: "Ölüm, üzerinde geçilen bir köprüdür sadece"[14] Aşura günü ashabını etrafına toplamakta ve şöyle demektedir:
    "Dostlarım! Önümüzde bir köprü var şimdi, hepimiz geçeceğiz ondan. Adı, ölümdür bu köprünün. Bu köprüden geçtikten sonra, hayal bile edemeyeceğiniz, tasavvuru mümkün olmayan bir diyar bulacaksınız karşınızda..."
    Evet... Hüseyin'dir (a.s) bu... Dakikalar geçtikçe, ölüm her an biraz daha yaklaştıkça onun çehresi daha bir mütebessim olmakta, sevinci giderek artmaktadır.
    Aşura günü, Kerbela sahrası... Katliam sona ermiş, hanedan-ı Resulullah (s.a.a) teker-teker kılıçtan geçirilmiştir. Olay yerinde hazır bulunan ve bu vakıayı anlatan şahıs,[15] savaşın bittiğini, Hz. Hüseyin'in (a.s) aldığı öldürücü yaralar neticesinde şehit olacağını, etrafındakilerin bütünüyle kılıçtan geçirildiğini görünce, sevap elde etme ümidiyle Yezid ordularının komutanı olan Ömer Bin Sa'd'e gider ve "Hüseyin nasılsa ölecek, can çekişiyor şimdi; ona biraz su götürmeme izin ver; bu suyu içmiş içmemiş ne fark eder -ama sevabı vardır-" der ve İmama içirmek üzere biraz su götürür. Fakat henüz birkaç adım atmadan melun Şimr'e rastlar. İmamın mübarek başını kesmiş, Ömer b. Sad'e götürmektedir. Olayı anlatan bu şahıs "Çehresine yayılan o mutlu tebessüm, onun öldürülüşünü düşünmeme engel oldu" der. Bu da, başı kesildiği sırada tebessüm etmekte olduğunu gösterir.
    O halde dış olaylar, kamil insanı etkisi altına alamamaktadır. İmam Ali (a.s) oldukça fakir bir hayat yaşamıştır; dönemin şartlarıyla mukayese edildiğinde daha iyi anlaşılır bu.[16]
    Sosyal hizmetlerde en üst merhale yönetim ve hilafettir. Tarih çok ilginç şeyler kaydeder; Ali el-Verdi'nin de dediği gibi: "Hz. Ali (a.s) Karl Marx'ın felsefesini bütünüyle çürütmüştür. Zira o, sarayda düşündüğünü dağda -toplumun en alt kesiminin hayat ortamında -dağda düşündüğünü sarayda düşünmekte olan insandı. İşçilik yaptığı sırada düşündükleriyle, halifelik makamında görevini yaparken düşündükleri aynıdır... Bu cihetledir ki "kamil insan" denilmektedir ona."
    Hz. Ali'nin (a.s) Gizli Defnedilmesi
    Şimdi, vefatının yıldönümü onun... bir "kamil insanı" anmadayız... Gece yarısı verdiler toprağa onu. Neden? Çünkü Ali'yi (a.s) çok sevenlerin yanında ona büyük bir düşmanlık besleyenler de çoktu. "Ali'nin (a.s) çekicilik ve iticiliği" adlı eserimizde, bu gibi şahsiyetlerin hem son derece çekici, hem son derece itici bir karakter yapısına sahip olduklarını belirtmiştik. Bu gibi insanların seveni de çok olur, sevmeyeni de; dostları seve-seve can verirler böyle insanlar için, düşmanlarıysa insanların en kan içici, en gaddarı olurlar genellikle...
    Özellikle, iç düşmanlar; yâni mukaddes görünümlü "hariciler"!! Ne kadar ilginç tir ki, hariciler İslam'ın itikadı meselelerini gerçekten çok iyi bilen, yâni Allah'a inanan, fakat bilgice kıt olan "cahiller"di. Hz. Ali (a.s) bu noktaya bizzat değinerek "İnançları var, ama cahildirler" der ve hariciler (Marikin)le Muaviye taraftarlarını (Kasıtin) mukayese eder: "Marikinleri benden sonra öldürmeyin, zira bunlar, Kasıtinlerden farklıdırlar. Marıkinler haktan yana olmak isterler, fakat ahmaktırlar, cahildirler (hakkı batıldan tam teşhis edemezler). Kasıtin ise hakkı bilir, fakat bildikleri halde hakka karşı savaşırlar."[17]
    Onca dostu ve seveni varken neden Ali'yi (a.s) gece karanlığında gizlice gömmüşlerdir?
    Sebep haricilerin varlığıdır...
    Hariciler, "Ali Müslüman değil" diyorlardı. Yerini bilmeleri halinde gizlice kabri açıp cesedi almaları ihtimali vardı. Bu cihetle Hz. Ali'nin (a.s) mezarı yaklaşık yüz yıl gizli kalmış, yeri halka söylenmemişti.[18] İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ömrünün son yıllarına kadar mezarın yeri gizli tutulmuş, bu süre zarfında imamlar (a.s) ve ashaptan seçkin bir grup insan dışında Hz. Ali'nin (a.s) mezar-ı şeriflerinin nerede bulunduğundan hiç kimse muttali olmamıştır.
    Hz. Ali'nin (a.s) şahadetinden sonra (h: 40), İmam Hasan (a.s), Ramazanın 21. gecesi göstermelik bir cenaze töreni düzenlemiş, karanlık basınca cenazeyi yine tedbirlerle yola çıkararak Medine'ye götürmelerini söylemiştir. Böylece halk, Hz. Ali'nin (a.s) Medine'de defnedildiğini sandı. Bu süre zarfında Hz. Ali'nin (a.s) evlatları, defin merasimine katılan belli bir grup ve Ehl-i Beyt'in (a.s) has taraftarlarından başka hiç kimse onun mezarının yerini bilmedi. Mezarın yerini bilen bu şahıslar Kufe yakınlarında bulunan (bugünkü Necef'te) kabr-i şerifi ziyaret etmedeydiler. İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde hariciler dağılıp da bu tehlike ortadan kalkınca, Hz. Cafer Sadık (a.s) Safvan'a (Algame duasını nakleden şahıs) kabrin yerini belli edecek bir alamet konulmasını söylediler, bunun üzerine mezar, çardağa benzer bir gölgelikle belirlendi. Bu tarihten itibaren halk mezarın yerini öğrenmiş ve ziyaret edebilmiştir. Bu arada şunu da belirtelim ki Hz. Ali'nin (a.s) cenaze törenine de ancak seçkin ashabdan oluşan az sayıda bir grup katılabilmişti. Emir-ül Mü'minin'in has ashabından olan, onun huzurunda konuşmalar yapan, dönemin tanınmış edebiyatçı ve hatiplerinden Sa'saa b. Suhan cenaze merasimine katılanlardan biridir. Cahid, el-Beyan adlı eserinde ondan etraflıca söz eder.
    Hz. Ali (a.s) defnedildiğinde cenaze töreninde hazır bulunan herkesi derin bir üzüntü ve hüzün sarmış herkes ağlamaya başlamıştı. Bu sırada orada bulunan ve iyi hatip olan Sa'saa b. Suhan,[19] yüreği hüzün ve kederle dolu bir halde ağlayarak kabrin toprağından bir avuç alıp başına serper ve elini kalbinin üzerine koyup çok sevdiği bu insanın mezarı başında ona içini dökerek şöyle der: "Ne mutlu sana... Saadetle yaşadın, saadetle de göçüp gittin dünyadan. Allah'ın evine geldin dünyaya gelirken... Allah'ın evinde doğdun, Allah'ın evinde de şehit oldun nihayet... Ey Ali! Ne de büyüktün sen; ve bizler senin karşında ne kadar da küçüktük gerçekten... Allah'a yemin ederim ki eğer insanlar senin gösterdiğin yoldan gitmiş olsalardı nimetler (maddi ve manevi) yukarıdan (ilahi) ve aşağıdan (tabii) kaynayıp dökülürdü onlara... Fakat ne yazık ki halk, kıymetini bilemedi senin... Sana uyacakları, buyruklarına göre amel edecekleri yerde üzdüler seni, yüreğini kana boğdular, sonunda da işte bu hale düşürdüler, öldürüp toprağın bağrına verdiler seni..."
    Vela havle vela kuvvete illa billah'il aliyyil azîm.
    (Yüce ve ulu Allah'a dayanmayan hiç bir güç ve kuvvet yoktur.)


    6. Oturum
     
     
    AKIL EKOLÜ ÜZERİNE
    İNCELEME VE ELEŞTİRİ
     
     
    Bismillahirrahmanirrahim
    "Hamd, bütün varlıkları yaratan, alemlerin Rabbı Allah'a mahsustur. Salat ve selam Allah'ın kulu, Resulü, habibi, seçkin kıldığı, O'nun sırrını koruyan, elçiliğini tebliğ eden efendimiz, peygamberimiz ve mevlamız Ebu'l Kasım Muhammed'e ve onun tertemiz, masum Ehl-i Beyti'ne olsun."
     
    Eûzu billahi min-eş şeytan-ir recîm
    (Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım)
    "O'dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Şüphesiz onlar, önceden, açık bir sapıklık içinde idiler."[20]
     
    Geçmişteki felsefi deyimiyle "kamil insan", bugünkü felsefi deyimlerde ise "ideal insan" denilen insan tipini tanımak ve gerçekte onun ne gibi özellikler taşıması gerektiğini bilmek zaruridir. Zira her düşünce okulu ve felsefi görüşün vereceği ahlak, eğitim ve davranış şekli; düşünce okulunun tasvip edip tanımladığı "kamil insan" ya da bugünkü deyişiyle "ideal insan" modeline bağlıdır doğrudan doğruya.
    İnsanoğlunun "kamil insan" konusunda neler düşündüğünü tesbit edebilmek için bu konuda görüşler öne süren muhtelif felsefe okulları ve ideolojileri etraflıca ele alıp incelemek, daha sonra bunları İslami ölçülerle ele alıp İslam'ın bu görüş ve düşünceleri nasıl değerlendirdiğine bakmak gerekir.
    Geçen bölümde bazı düşünce okullarının ana görüşlerine kısaca değinmiş ve bunları kendi esas çerçevelerinde özetle tanıtmaya çalışmıştık. Bu bölümde "akliyyun" felsefesini tafsilatıyla ele almakla başlayacağız incelememize.
    Akıl Ekolünün Özetle Açıklaması
    Geçmiş çağların felsefe düşünürlerine göre insanın özü ve aslının "akıl" dan ibaret olduğunu belirtmiştik. Bu düşünürlere göre insanın asıl varlığı, onun "aklı"dır; başka bir deyişle insanın gerçek "ben"i, "aklı"dır, insanın kişiliğini "akıl" tespit etmektedir. İnsanoğlunun vücudu ve bedeni nasıl onun "kişilik"inin bir parçası değilse, insanda var olan ruhi ve psikolojik birtakım yetenek ve güçler de onun gerçek kişiliğinin bir parçası değildir. İnsanın gerçek kişiliği, onun "düşünme gücü"dür. İnsan "düşünen" bir yaratıktır; yâni insanoğlunun insani yönü onun "düşünce"si ve "düşünebiliyor olması"dır; "görme gücü" ve "görüyor olma"sı insanın insani boyutuyla ilgili değildir, görme gücü insan için ancak bir vesileden ibarettir. Aynı şekilde insanın aslı "düşünce"dir derken mesela "hayal gücü" ve "tahayyül"ün de insanın "asl"ına ait olmayıp ancak bir araç olduğu anlaşılmaktadır. Aynı düşünceden hareketle, "istek, arzu, şehvet, öfke" vb. duygular da insanın "asl"ının, "öz"ünün; başka bir deyişle "kişilik"inin ölçüsü değildirler. İnsanın "öz"ü ve "asıl benlik"i onun düşünce gücüdür sadece, "düşünebiliyor olma"sıdır. O halde "kamil insan", en iyi düşünebilen insandır, düşüncesi kemale ermiş olan insandır. Düşüncesi kemale ermiş insan tabiriyle de: "Varlık alemini gerçekte var olduğu haliyle, yâni asıl gerçeğiyle idrak edip anlayabilmiş olan insan" kastedilmektedir.
    O halde bu düşünce okulunda iki esas görüş mevcuttu. Bunlardan biri, aklın, insanın "öz"ü olduğu, insanın asıl "ben"ini aklın teşkil ettiğidir. İkinci temel görüş ise aklın, alemi var olduğu haliyle ve bütün gerçeğiyle idrak edebilecek güce sahip olduğudur. Yâni akıl bir ayna gibidir, bütün varlık alemini gerçek haliyle kendisinde yansıtır.
    Bu görüşü tasvip eden İslam bilgeleri, İslami imanın da esasen bundan ibaret oluğunu savunmuşlardır. Yâni İslam'da ve Kur'an'da sözü geçen "insan" kavramı, varlık alemini gerçek haliyle idrak edebilmek ve anlayabilmektir derler. Alemin başlangıcı, varlığın nereden ve nasıl kaynaklandığı, alemde olup bitenlerin aslı, varlık nizamının olayları ve kurallarını anlama ve bütün bunların neticede dönüp dolaşıp hangi noktaya varacağını kavrama imanın kendisidir.
    Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen Allah'a iman, varlığın vasıtaları ve basamaklarından biri olan meleklere iman; varlık aleminin mahluk olduğuna, Allah'ın cihanı kendi haline bırakmayıp hidayet ettiğine ve yönlendirdiğine; bu cümleden olmak üzere peygamberleri, insanları hidayet etmeleri için gönderdiğine, her şeyin Allah'tan geldiğine ve sonunda her şeyin yine Allah'a döneceğine inanmak vb. esaslar sözü edilen "iman" dan başka bir şey değildir. Mezkur bilgeler imanı bir marifet, hikmet, tanıma ve "bilgi" şeklinde tefsir eder ve bu tanıma ve "hakkında bilgi sahibi olma"nın hikmetle tanıma ve cihanın varlığına sahih bir usulle "bilgece" bir felsefi açıklama getirebilme olduğunu, bununla da ilmi ve bilimsel tanımanın kastedilmediğini söylerler. Zira bilim -pozitif bilim- asl değil, "cüz"dür onlara göre. Aslolan hekimane tanıyış ve bilgece genel biliştir, felsefi kavrayıştır. Bu işe varlığın başlangıcı, varlık aleminin başlangıç ve sonu, kainatta cereyan eden olaylar ve varlık aleminin safhalarını idrak etmek demektir.
    Akıl Ekolünün Karşısındaki Ekoller
    Akliyyun okulu dediğimiz bu felsefi görüşün karşısında yer alan, bu okulla daima mücadele halinde olan muhtelif görüşler vardır. Akliyyun'a karşı çıkan bu görüşlerin başında "İşrakiyyun" düşüncesi -irfan okulu, aşk öğretisi- gelir. Daha sonraki bahislerimizde bu düşünce okulunu da etraflıca ele almaya çalışacağız.
    Akliyyun'a karşı çıkan diğer bir düşünce okulu ise "Hadisçiler" ya da "Ahbariyyun" (hadis ve rivayetlere dayanan ve bunu yegane temel kabul edenler)dir. Ahbariyyun ya da Hadisçiler denilen okulun temsilcileri, Akliyyun'un "aklı, varlığı kavramında esas alan" görüşüne karşı çıkar ve onların akla gereğinden fazla önem verdiklerini söyleyerek bunu mübalağalı bir değer olarak telakki ederler.
    Akliyyun'a en fazla karşı çıkan ve onu en çok eleştiren okul ise "Hissiyyun=sezgiciler"dir. Hissiyyun, son üç-dört asrın en gözde felsefe okullarından biri durumundaydı. Bu okulun temsilcileri de Akliyyun'a karşı çıktılar, "akıl, sizin sözünü ettiğiniz kadar önemli ve asli bir değer değildir dediler; "Akıl, esasi ve temel değer olarak kabul edilemez. Aslolan his ve sezgidir; akıl, hisle duyuş ve sezgi gücüne tabidir, onun hizmetindedir. Önemli olan insanın aklı ve düşüncesi değil, sezgi gücü ve "hissetme yoluyla duyup kavrama" kabiliyetidir. Akıl, his gücüyle elde edilenleri birtakım işlemlere tabi tutmaya yarayan bir araçtan ibarettir."
    Bir fabrikayı ele alalım mesela... Bu fabrikaya belli bir hammadde verilecek, fabrikadaki bir takım araç ve makinalar da bu hammaddeyi işleyecektir. Tıpkı bir dokuma fabrikası gibi, bu fabrikaya verilen ana madde ham pamuktan ibarettir; fabrikadaki araçlar bu pamuğu önce temizler, daha sonra iplik yapar ve bu iplikleri istenen şekilde dokurlar. Akıl da bu fabrika gibidir işte; tek başına ne bir anlamı vardır ne bir fonksiyonu... Esas olan, sezgi gücüyle elde edilen bir takım bilgilerdir. Bu bilgiler, akıl fabrikasının işleyeceği hammadde olarak ona sunulur, onun fonksiyonu bu bilgileri incelemek , araştırmak ve işlemekten ibarettir yalnızca.
    Bu arada "Akliyyun" düşüncesinin tamamen yok olmadığını, kimilerince hala itibar gördüğünü de hemen belirtelim. Ancak biz, konunuz itibariyle Akliyyun ve bu okula şiddetli eleştiriler getiren diğer düşünce okulları arasında etraflı mukayeselerde bulunmayacak ve bu mesele etrafında İslam'ın görüşünü esas alacağız.
    İslam'da Akli Bilginin Asaleti
    Akliyyun okulunun belli başlı temel görüşleri, ana prensipleri vardır. Burada bunları teker-teker ele alıp İslam'la karşılaştıracak ve bunların İslami görüşe ne derece uygun ve İslam inancıyla nereye kadar mutabık kaldığını inceleyeceğiz.
    Akliyyun okulunun temel düşüncesini teşkil eden esasların ilki ve en önemlisi: "Aklın asaleti ve düşünce yoluyla elde edilen bilgilerin muteber olduğudur. Aklın ve akıl yoluyla elde edilen bilginin asalet ve itibari derken ne kastedilmektedir?
    Bunun mânası şudur: İnsan aklı, varlık dünyasının bütün gerçeklerini idrak edip anlayabilecek güçtedir! Yâni akıl yoluyla elde edilen bilgi "öz bilgi" dir, "hakikat"tır, güvenilir ve en doğrudur. Akıl yoluyla elde edilen bilgiden şüphe edilemez, akıl yoluyla varılan netice ve hükümler yabana atılamaz.
    Düşünce okullarının çoğu, akla bu kadar önem vermez, aklı bu raddeye kadar kutsayan düşünce sistemi sayılıdır.
    Peki, İslam'ın bu konuda görüşleri nelerdir?
    İslam da değer vermekte midir akla?
    Evet... Üstelik hiçbir dinin vermediği kadar büyük bir değer vermektedir İslam. İslami metinlerde aklın senediyet ve itibarına verilen değer hiçbir dinde görülmez, hiçbir din onun kadar aklı savunmamış, onun kadar düşünce ve istidlalden yana çıkmamıştır. Mesela Hıristiyanlıkta aklın, iman hususunda zerrece müdahale hakkı ve fonksiyonu yoktur, iman meselesinde hiçbir müdahale hakkı tanınmaz akla. Hıristiyanlık, kişinin iman etmesi gereken herhangi bir konuda aklına müracaat etmemesi ve asla düşünmemesi gerektiğini söyler. Zira düşünce, aklı ilgilendiren bir olaydır; akıl ise bu gibi konulara -iman- kesinlikle karışmamalıdır. İman edilmesi gereken yerde kişi inanır; düşünmez... Bir şeye iman edilecekse o şey hakkında düşünmenin, "neden"ler ve "niçin"lerden söz etmenin lüzumu yoktur, inancı gerektiren hususlarda akla başvurmak ancak abesliktir.
    Halkın imanının bekçisi olan mü'min papazların görevi, iman konularına akıl ve düşüncenin karıştırılmasını önlemektir. Esasen Hıristiyanlığın temel şartlarından biridir bu.
    İslam'da olay tam tersine cereyan eder. İslam inancında "İslam usulü" ve imanın şartları mütalaa edilirken bunları kabul edecek şahıs mutlaka ve sadece aklına başvurmak durumundadır. Yâni biri çıkıp da: "İslam'ın akait ve iman şartlarından biri nedir?" diye soracak olursa ve siz de ona, mesela "tevhid"dir; "Allah'ın bir olduğuna; ortağı ve benzeri bulunmadığına inanmaktır," diye cevap verecek olursanız. "Neye istidlalle, hangi sebeplerle iman ettin buna? diye sorabilir size pekala... Bu durumda İslam, akıldan başka öne süreceğiniz hiçbir sebep ve gerekçeyi kabul etmemektedir.
    Bu arada siz şöyle de diyebilirsiniz: "Allah'ın bir olduğuna, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmışın ben, hiçbir delilim de yok, evet hiçbir akli gerekçe de göstermiyorum, fakat siz teferruata değil, neticeye bakın. Neticede benim inanmış olmam önemlidir, niçin ve neye dayanarak inandığımın ne önemi var? Ben bu inancı büyüklerimden aldım, ninemden duydum ve inandım Allah'a!.. Mesele benim inanmış olmamdır; ninemden duyarak dedemden işiterek ya da rüyada görmüş olduğum bir şey üzerine inanmıştım işte, ne fark eder?!"
    Ancak, İslam bu inanca karşıdır; bir rüyaya,bir rivayete ya da geçmişlerden öyle geldiği ve öyle duyulduğu için kabul edilen inanca İslam'da yer yoktur. Kişinin, ortamın etkisiyle ya da bir töreye uymuş olmak için elde ettiği inancı reddeder İslam; o, kendi aklıyla burhan ve delillerle kanaat getirmeli ve bu yakinle inanmalıdır der.
    Hıristiyanlık akidesine göre iman ve akait usulleri, akla kapalı tutulan "yasak bölge"dir. Bir Hıristiyan din adamının, dinini seven bir papazın en önemli görevi, bu alanı akıl ve düşüncenin nüfuzundan korumaktır. İslam'da inanç ise bütünüyle aklın elindedir; akıldan başka hiçbir güç bu sahaya müdahale hakkına sahip değildir.
    İslami metinlerde bu konuyla ilgili fevkalade beyanlar, çarpıcı konuşma ve hükümler mevcuttur. Her şeyden önce Kur'an'a bakınız; sürekli insanoğlunun aklını kullanmasından söz eder, onu düşünmeye davet eder. Burada, İslam'ın akla verdiği önem ve bu ehemmiyetin ölçüsü mevzuunun iyice açıklık kazanabilmesi için birkaç ayet, hadis-i şerif ve Musa b. Cafer'den (a.s) nakledilen bir hadisi -ki İslam'ın akla verdiği değeri Kur'an'ın ayetlerine dayanarak açıklamaktadır- zikretmenin faydalı olacağı inancındayım.
    İslami kaynaklarda, hadis ve rivayet kitaplarında, mevcut bütün İslami metinlerde aklın ehemmiyetinden söz eden sayısız hadis, ayet, rivayet ve bahisler vardır. Temel hadis kitaplarının hemen bütününde ilk bölümün akılla ilgili bahislere tahsis edilmiş olması bu konuda verilebilecek en çarpıcı örneklerden biridir. Mesela Usul-ü Kafi'yi elinize aldığınızda kitabın ilk bölümünün "Kitab-ul Akl" denilen, akılla ilgili bahisler olduğunu görürsünüz. Akla ve düşüncenin ehemmiyetine dair ne kadar hadis varsa bu bölümde toplanmıştır. Musa b. Cafer'den (a.s) bu hususta nakledilen bir hadiste oldukça çarpıcı bir tabir göze çarpar: "Allah'u Teala'nın insanlara göndermiş olduğu iki resulü, iki hücceti vardır. Bunlardan biri, insanın kendi dışında cereyan eden resuller olayıdır, bu anlamda peygamber (s.a.a) onun "dış peygamberi"dir. Diğeri ise "akıl" dır. Akıl, insanoğlunun "iç peygamberi", "deruni Resulü"dür"[21]
    Allah Teala'nın insanlara vermiş olduğu bu iki hüccet birbirinin tamamlayıcısıdır. Yâni akıl olur, peygamberler olmazsa, insanoğlu yalnız aklıyla saadet yolunu bulamayacaktır. Aynı şekilde akıl olmaz, fakat peygamberler olursa, insanoğlu bu defa da mutluluğa götüren yolu seçebilmekten aciz kalacaktır. Akılla nebi, her ikisi bir araya gelerek belli bir görevi -insanın doğru yolu bulması- yerine getirmektedir! Akla bunca ölçülü ve yerinde bir değer vererek düşünceyi böylesine savunan kim vardır? İslam'da aklın değerini savunan, bunun gibi daha birçok tabirlere rastlayabilirsiniz. İşte onlardan birkaçı:
    "Akıllı kişinin uykusu, cahil kişinin ibadetinden üstündür."
    "Akıllının yemek yemesi, cahilin oruç tutmasından üstündür."
    "Akıllının sükunu ve sukut etmesi, cahilin hareketinden üstündür."
    "Hiçbir peygamber yoktur ki bisetinden önce Allah Teala onun aklını kemale erdirmiş olmasın. Bir peygamber, peygamberlikle görevlendirilmeden önce Allah Teala onu akılca mükemmelleştirir ve ümmetinin en akıllısı kılar."
    İslam inancında Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) "Akl-ı Küll"dür... Hıristiyanlık inancıyla asla bağdaşmayan bir inançtır bu. Esasen Hıristiyanlıkta akılla din, iki ayrı şey olarak mütalaa edilir. İslam ise peygamberini "Akl-ı Küll=her şeyi kavrayan akıl" olarak tanımlayan bir dindir.
    O halde bazı düşünürlerce kabul edilen aklın hüccet olma hali; yâni aklın yoluyla bir gerçeğin bilinmesi ve anlaşılmasının mümkün olduğu görüşü kesinlikle İslam'a uygun ve İslam dinince de teyid edilen bir görüştür.
    Akıl Ekolü Üzerine İki Eleştiri
    Felsefecilere göre insanın cevheri ve asıl benliği, onun aklıdır, diğer uzuvlar aklın hizmetinde bulunan. araçlardan ibarettirler, önemli fonksiyonları yoktur bunların. Vücut, bütün organlarıyla aklın araçları durumundadır, insana bahşedilen göz, kulak, hafıza, hayal gücü, vehme kapılma vb. gibi insanda var olan bütün güçler ve yetenekler, insanın gerçek varlığına hizmet amacıyla vardırlar; bu gerçek varlık ise "akıl"dan başka bir şey değildir.
    Evet... Felsefecilerin görüşü bu...
    Bu görüşü İslam kabul etmekte ve akıl için yapılan bu tanımlamayı onaylamakta mıdır?
    Hayır...
    İnsanın bütün cevherini yalnızca akıldan ibaret sayan, insanoğlu için akıldan başka bir kimlik ve kişilik tanımayan bu görüşe "İslami esaslara uygundur" diyebilmek mümkün değildir.
    İslami metinlerde aklın tanımı bu değildir. İslama göre akıl, insanın bütün varlığı değil, varlığının önemli bir parçasıdır ancak.
    Şimdi gelelim diğer meseleye; tanıma ve bilmenin İslam'daki yeterlilik derecesine:
    Bizim felsefe kitaplarının çoğunda; hatta bahislerine irfani bir zevk katan Molla Sadra'nın kitaplarında bile İslam'i iman, genellikle "tanıma" ve "biliş" olarak tefsir edilir. Onlara göre İslam'da iman, tanıma ve bilmeden ibarettir, gerisi önemli değildir. Allah'a iman demek, Allah'ı tanıma ve bilme demektir; peygamberlere iman, onları tanıma ve haklarında doğru bilgiye sahip olma demektir, aynı şekilde meleklere iman, melekleri bilme ve onları tanıyış; ahiret gününe iman da bu günün ne olduğunu biliş ve ahiret meselesini kavrayıştır, başka bir şey değil!
    Bu görüş, İslam'da ve Kur'an'da bahsi geçen "iman" kavramıyla zerrece bağdaşmamaktadır... İslam'da iman; biliş, tanıyış ve meseleyi kavrayıştan çok daha öte bir şeydir; son derece hassas bir noktadır bu. Müslüman, şu noktaya önemle ve titizlikle dikkat etmelidir: Tanıma ve biliş kavramları anlamca açıktır; belli bir mesele konusunda bilgi sahibi olma, konuya vakıf olacak kadar tanıma ve bilgi taşıma demektir. Mesela su üzerine çalışan bir bilim adamı suyu tanır, su konusunda bilgilidir; diğeri astronomdur, gök bilimiyle uğraşır, bu da yıldızları ve gezegenleri bilir, gök cisimlerine vakıftır. Aynı şekilde bir sosyologun toplum, bir psikologun ruh, bir jeologun hayvan, bir botanikçinin de bitki konusunda bilgi sahibi olduğu ve her birinin kendi mesleğiyle ilgili mevzulara aşina bulunduğu ortadadır. Buradaki "biliş", "tanıyış" ve aşina ya da vakıf olma kelimeleri, bilinen anlamıyla "konuyu bilme, aslına vakıf olma, meseleyi idrak etmiş ve anlamış bulunma"dan başka bir şey değildir. Biliş, kavrayış ve tanıyış kavramlarını böylece açıkladıktan sonra, şimdi "iman" meselesini ele alalım; Kur'an'da bahsi geçen "iman" kavramı da böyle bir "biliş" ve "anlama" mıdır sadece? Bu durumda mesela Allah'a iman demek, "Allah'ı tanıma ve O'nu bilme"den mi ibarettir yâni? Ya da mesela peygambere iman demek, peygamberin ne olduğunu bilmek ve bu konuda bilgi sahibi olmak mıdır yalnızca?...
    Hayır. Kur'an'ın sözünü ettiği iman sadece "o hususta bilgi sahibi olmak ve meseleyi kavramış bulunmak"tan ibaret değildir. Bu da gereklidir, evet; imanın rükünlerinden, imanın şartlarından biri de konuya vakıf olmak ve o meseleyi gereğince kavramış bulunmaktır. Esasen bu "biliş"i taşımayan yâni "bilgisizce" edilen iman, iman değildir zaten. Fakat şu da var ki tek başına "bilgi sahibi olma" ve yalnızca meseleyi kavramış bulunma da iman için yeterli değildir; iman, "bilme"den ibaret değildir... İman, aynı zamanda bir eğilim, bir sempati, sevgi ve teslimiyettir de!... İmanda alaka ve temayül gösterme, ilgi duyma, sevme, teslimiyet duyup alçak gönüllülük hissetme unsurları vardır. "Biliş" ve "tanıyış"ta ise bu unsurlar görülmez. Bilişte, mesela "ilgi duyma" şartı yoktur. Örneğin gök bilimiyle uğraşan bir astronomun, yıldızlar konusunda bilgili olduğu için "yıldızları sevdiği" de iddia edilemez; bir maden mühendisi madenler konusunda bilgilidir ve madenleri tanır, "o halde bu mühendis aynı zamanda madenleri sevmektedir de!..." denilemez. Aynı şekilde bir su uzmanının, sırf bu konuda bilgisi olduğu için ille de suya özel bir ilgi duyması gerekmez aksine kişi, bilgi sahibi olduğu bir konudan, çok iyi tanıdığı bir şey ya da kimseden pekala hoşlanmıyor hatta nefret ediyor olabilir!... Devlet sistemlerine bakınız mesela... bir devlet, çoğu kez "düşman devlet" konusunda bir hayli bilgi taşır, hatta kimi zaman o devleti kendisinden daha fazla tanır ve hakkında çok detaylı bilgiye de sahip olabilir!... Ama ona düşmandır!... Mesela bugün İsrail'de Araplar ve Müslümanlar konusunda uzman olan, hatta bir anlamda İslam bilimcisi denilebilecek araştırmacılar bulunması ve bunların Müslüman ülkelerdeki araştırmacılardan çok daha fazla olması pekala muhtemeldir. Nitekim bugün Mısır, Suriye, Cezayir, vb. İslam ülkeleri üzerinde çalışan İsrailli uzmanların sayısı, İran'dakinden çok daha fazladır, Hatta bugün bizde Mısır konusunda gerçekten uzman diyebileceğimiz doğru dürüst bir araştırmacı bile bulunmayabilir, halbuki İsrail'de yüzlercesi vardır! Keza, Mısır'da da İsrail konusunda araştırmalar yapan uzmanlar mevcuttur. Ancak, İsrail'in bugün İslam ülkeleri üzerinde bunca araştırma yapmış olması ve onları gayet iyi tanıması, İsrail'in bu ülkeleri sevdiği ve Müslümanlara sempati beslediği anlamına mı gelir? Ya da falan İslam ülkesinin İsrail konusunda epey bilgi sahibi olması, bu ülkenin İsrail'e sempati beslediği şeklinde mi yorumlanmalıdır? Tam tersine; her ikisi de yekdiğerinin amansız düşmanıdır aslında...
    İslami imanın, felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece tanıma ve bilmeden ibaret olmadığını hatırlatan İslam ulema ve düşünürleri, bunu şöyle açıklarlar:
    Kur'an-ı Kerim, tanınacak ve bilinecek şeylerin en iyisini, en güzel örneklerle zikretmiş; bu mesellerle ilgili gerekli bütün bilgileri vererek etraflıca tanıtmıştır. Mesela Kur'an, Allah Teala'yı, tanıtılabilecek en güzel şekliyle tanıtmış; peygamberler konusunda en sahih ve en mükemmel bilgileri vermiştir. Aynı şekilde Allah'ın delilleri ve hüccetleri en iyi şekliyle Kur'an'da anlatılmış, mead meselesi etrafında en mükemmel bilgiler de yine Kur'an'da verilmiştir. Ancak Kur'an'ın bunca tanıtmasına ve vermiş olduğu bunca bilgiye rağmen; bütün bunları çok iyi bildiği halde iman etmeyen ve kafir olan -keza bu zeminde de en sarih örneği teşkil eden- birisi vardır: Şeytan... Evet, şeytan bütün bunları çok iyi bildiği ve meseleye gayet vakıf olduğu halde iman değil, inkar etmiştir! Allah Teala'yı şeytan mı daha iyi bilir, yoksa ateist bir materyalist mi?
    Bu sorunun cevabı açıktır. Şeytan, bizim tanıdığımızdan çok daha fazla tanır Allah'ı... Bu konuda bilgisi de bizlerden kat-kat fazladır onun... Üstelik binlerce yıl Allah Teala'ya ibadet etmiş, O'na kullukta bulunmuştur!
    Acaba şeytanın melekler konusunda da bilgisi var mıdır?
    Elbette vardır; Kur'an-ı Kerim'in bizleri onlara iman etmekle mükellef kıldığı meleklerle binlerce yıl birlikte olmuş, onlarla aynı saflarda bulunmuş ve birlikte çalışmıştır...
    O, Cebrail'i (ona selam olsun) hepimizden daha iyi tanır...
    Ya peygamberleri?
    Onları da tanır mı şeytan? Onların peygamber olduklarını, gerçekten Allah'ın elçisi sıfatını taşıdıklarını bilir mi acaba?
    Evet!... Hepsini de tanır, hepsini de bilir; üstelik hepimizden çok daha iyi bilir bütün bunları.
    Meadı da bilir o... Kıyamet ve ahiret konularında sürekli konuşur Allah'la; bu konuları gayet iyi bilir...Ancak bütün bunlara rağmen Kur'an-ı Kerim şeytanın kafir olduğunu söyler!!
    "Ancak, İblis secde etmemişti, ululanmıştı ve o, kafirlerden olmuştu." [22]
    İman, felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece tanıyış ve bilişten ibaret olsaydı, herkesten önce şeytanın mü'min olması gerekirdi. Halbuki, Kur'an'ın da buyurmuş olduğu gibi, şeytan, mü'min değildir; bilmektedir, buna rağmen inkar etmekte, küfründe ısrardan vazgeçmemektedir. Hakikati bilmekte, bu gerçekten hoşlanmamaktadır; bu gerçeğe eğilimi ve sempatisi yoktur, onu kabule yanaşmamaktadır... Bu örnek açık bir gerçeği ortaya koyar: İman, sadece biliş ve tanıyıştan ibaret değildir. Nitekim kimi İslam düşünürleri Kur'an-ı Kerim'in Tin Suresi'nin altıncı ayetinde "...ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlar başka..." zikredilen "inananlar" ibaresindeki inanışı "nazari hikmet=teorik bilgi" ve aynı ayetteki "iyi işlerde bulunanlar" ibaresindeki iyi işi de "ameli hikmet=pratik bilgi" tarzında açıklarlar. Yetersiz ve yanlış bir yaklaşımıdır bu; mezbur ayet-i kerimede sözü geçen "inananlar" ibaresindeki inanışta, tecrit bilginin çok ötesinde, bu bilgiyi aşan bir unsur vardır. Teorik bilgi, bu unsurun yalnızca bir parçasıdır; bu gerçeğin tümü değil bir kısmıdır. Sözü geçen bütün ilim, bilgi, hikmet ve marifetler bu gerçeğin temelini teşkil eden birer "cüz"den ibarettirler; bu bilgi ve hikmetin çok ötesinde bir unsur vardır ki, o da, yukarıda sözünü ettiğimiz "teslimiyet, temayül ve sevme"dir.
    Buraya kadar anlatılanları toparlayacak olursak; Akliyyun felsefesinin üç ana görüşünü ele almış olduk; bunlar:
    1- Akıl hüccettir, bir delildir; bir takım gerçek ve doğruları kavrayabilecek, doğru bilgiler elde edebilecek güce sahiptir, onun elde ettiği sonuçlara güvenilebilir. (Bu görüş, İslam açısından da doğrudur.)
    2- Akıl insanoğlunun yegane cevheri, onun her şeyidir. (Bu görüşün İslam'a uygun olmadığını belirttik.)
    3- Akılcılar, ya da bugünkü deyimiyle rasyonalistlere göre İslami iman; akli deliller ve aklın elde ettiği sonuçlardan ibarettir. İman, bilgi ve tanıyıştan başka bir şey değildir onlara göre. (Son açıklamamızda bu görüşün de İslam'a aykırı olduğunu belirttik.)
    İmanın Asaleti
    Akliyyun hususunda ele alacağımız diğer bir mesele de imanın "asalet"e sahip olup olmadığı konusudur. İmandan kasıt, ister Akliyyunun iddia ettiği salt marifet (bütün yönleriyle vakıf olma, en detaylı bilgi) olsun, ister marifet onun bir parçası olarak kabul edilsin (ki doğru olanı da budur); soru değişmeyecektir: İman tek başına asalet taşıyan bir şey midir, yoksa kendiliğinden her şey için yeterli olmayan ve "amel" için başlangıç teşkil eden bir gereklilik midir? Meselenin bu noktasında iki düşünce sistemi bütün gücüyle yekdiğerinin karşısına dikilmektedir.
    "İmanın asaleti var mıdır?" sorusuyla kastedilen nedir?
    Buradaki asaletten maksat "İmanın, insan amelinin itikadi üssü ve hareket mihveri" oluşu açısından bir "asalet" midir?
    Başka bir deyişle:
    İnsan dünya üzerinde var olduğu sürece çalışıp çabalamalı, elinden gelen gayreti göstermeli, faaliyette bulunmalı, cihad etmelidir vs. Ancak bütün bu çalışıp çabalamalar belli bir plan ve program üzerine olmalı, belli bir amaca yönelik olup yine belli bir takım metod, esas ve kurallara dayalı bulunmalıdır. Bu da muayyen bir itikadi alt yapıyı, başka bir deyişle amacı ve aracı saptayan belli bir "temel inanç sistemi"nin tespitini zaruri kılmaktadır. Zira insanoğlu sürekli hareket içinde olan, fıtraten faal bulunan bir yaratıktır. Bu sebeple hayatta ulaşmak istediği bazı amaçlara ulaşabilmek, pratik bir yaşama planı ve hayat düzenine sahip olabilmek için belli bir temel düşünce ve inanç sistemine ve bir fikri altyapıya ihtiyaç vardır; bu düşünce ve inanç altyapısı olmaksızın gayretlerinin bütünün sonuçları olan üstyapıda muvaffak olması mümkün olmayacaktır. O halde üstyapı düşüncelerinin paralelinde kurabileceği bir inanç ve fikir altyapısı verilmelidir ona. Bu merhalede insan, bir ev ya da herhangi bir bina yapmak isteyen kişiye benzer. Onun asıl amacı; dört duvarı, çatısı, kapı ve penceresi olan bir bina yapmaktır, elde etmek istediği şey aslında bunlardır. Ancak böyle bir binayı yapabilmek, istenen evi dört sağlam duvar üzerine bina edebilmek için önce bu duvarların sağlam bir temele oturtulması, bunun için de temel koyma ve temel atma işlemleri -altyapı-nın tamamlanması gereklidir. Bina, bu altyapı -temel- üzerine kurulacaktır çünkü. Ancak bu altyapı işlemleri onun amacı değildir amacı olan evin sağlam olması ve sağlam duvarlar üzerine kurulması için gereklidir bu altyapı...
    Bugün mevcut sosyal düşünce okullarının mesela Komünizmin belli bir takım temel düşünceleri ve fikirleri vardır bu fikirlerin altyapı inanç sistemini materyalizm -maddecilik- oluşturur. Komünizmin kendine has sosyal, siyasi, iktisadi ve ahlaki birtakım programları fikri yapı açısından bu esas -Materyalist düşünce sistemi- üzerine kuruludur. Ancak bu düşünce sistemi amaç değildir onun için. Evet Komünizme inanmış birisi için Materyalizm gerçekte amaç değildir asla materyalizmin tek başına asaleti -kendiliğinden yeterliliği- yoktur.[23] Komünizme inanmış biri için Materyalizmin hakikaten hiçbir asaleti yoktur aslında. Ancak ne var ki o, Materyalizm olmaksızın komünizmin sosyal, siyasi ve iktisadi görüşlerini açıklayabilmenin mümkün olamayacağını zanneder (ki bu zannında yanılmaktadır.) Bu cihetledir ki kendi görüşlerine genel bir açıklama ve izah tarzı getirebilmek ve bu görüşlere belli bir dayanak noktası gösterebilmek için Materyalizme tenezzül etmiş ve bu yolu tutturmuştur.
    Nitekim son zamanlarda bazı Komünistler, Komünizmle Materyalizmi birbirinden ayırmış ve "Bizim için Materyalizmin asaleti ve vazgeçilmez gerekliliği hiç de söz konusu değildir; bizim amacımız Komünizmdir, bu pekala Materyalizmsiz de olabilir!" demişlerdir. Bugün Komünizmin bazı cenahlarında, dine karşı açılan savaşta taviz verenler ve daha ılımlı bir tavırla yaklaşanlar göze çarpmaktadır. Çünkü fikri metotlara inanç, onların nazarında zaruri değildir; bu akidevi esaslar, ideolojik inancın altyapısını teşkil eden fikirler durumundadırlar. Zira belli bir dünya görüşüne dayalı olmayan bir ideolojiden söz etmek mümkün değildir, bu dünya görüşü, tıpkı binanın temeli gibidir, ideolojinin muhtelif yönleri bu dünya görüşü üzerine oturtulur ve ona göre tanzim edilip, fakat yine de esas ve amaç bu dünya görüşü değil, onun üzerine kurulan düşünce sisteminin belli boyutları, ya da ideolojidir.
    İslam'da nasıldır peki?
    İslam nazarında "iman" nedir?
    Allah'a, meleklere, meada, peygamberler ve evliyaullaha iman vb. sırf ideolojisini üzerine kurabileceği bir temel ve altyapı inanç sistemi olarak mı koymuştur İslam? İslami iman denilen şey bu fikri altyapıdan ibaret ve kendi başına hiçbir öz değer ve asalet taşımayan bir inanç mıdır? Yoksa bu iman ve temel düşünce metodu İslam ideolojisinin fikri temelini teşkil ediyor olmasının yanı sıra bir öz değer ve asalete de sahip midir? Ya da şöyle mi demek gerekir mesela: "Eğer üzerine bina kurulmayacaksa temel atmanın anlamı yoktur"?...
    İslam'a göre "İslami iman" İslam ideolojisinin temelini ve fikri altyapıyı teşkil etmesinin yanı sıra başlı başına asaleti de olan bir unsurdur; yâni iman vazgeçilmez bir değerdir ve buna ilaveten İslam ideolojisinin temelini oluşturma değerini de taşır. Yâni bu açıdan felsefecilerin görüşü doğrudur, imanın bütün değeri, amele mukaddime teşkil ediyor olması değildir sadece, imanın bizzat kendisi de asalete sahip (vazgeçilmez bir değer)dir aynı zamanda. "Aslolan ameldir, ancak amel önemlidir, yapılan iş önemlidir; imanı değerli kılan, sadece ve sadece amelin değeridir. Yoksa, imanın kendiliğinden hiçbir değeri -ve zarureti- yoktur" diyemeyiz. Ancak, şu vardır: İmanın amelden soyutlanması halinde bir sütun yerle bir edilmiş olur.
    Kur'an-ı Kerim daima "iman edenler ve salih amel işleyenler" tabirini kullanır. İman ve amel, saadetin iki vazgeçilmez sütunu ve temel dayanağı durumundadırlar.
    Saadet binası, bir tek sütun üzerine kurulamaz; yıkılır... İman, İslam nazarında "zati değer"e sahiptir, yâni bizzat kendi sonucu ve sebebiyle değer taşır, başlı başına bir asli değeri vardır imanın. Öte yandan insanoğlunun bu dünyada, hatta özellikle öbür dünyada kemale sahip olması, söz konusu İslami imanı taşımasına bağlıdır. Zira İslam nazarında ruh, gerçekten müstakil ve bağımsızdır; ruh kendiliğinden kemale sahiptir, onun kendi yapısından gelme bir kemali vardır. Ruh, ölümden sonrada bakidir, varlığını devam ettirir; eğer kendi kemallerini elde edemez, ondan uzak tutulursa eksik ve fasit olur ve "saadet"e erişemez.
    Kur'an ve Nehc-ül Belağa'dan Örnekler
    Bakınız Kur'an-ı Kerim bu hususta ne buyurmakta:
    "...Ve burada kör olan, ahirette de kördür ve yolunu da tam sapıtmıştır; şaşırmış gitmiştir..."[24]
    Evet, ayet-i kerimede de buyurulmuş olduğu gibi, dünyada kör olanlar, ahirette de kör olarak haşr edileceklerdir. Burada bahsi geçen körlük, zahiri anlamda körlük değildir; yâni mezkur ayette bildirilen olay, dünyada vücut gözleri kör olanın ahirette de kör olacağı; bu durumda mesela İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ashabından olan Ebu Basir'in öbür dünyada kör olarak haşr olunacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Ayette bahsi geçen körlük deruni körlüktür; yâni bu dünyada gerçekleri görmeyen, hakikatlere gözlerini kapayan; Rabbine, ayet ve alametlerine teveccüh göstermeyen ve inanması gereken hakikatlere inanmayıp bunlardan gafil kalan kişi, ahirette kör olarak haşr olunacaktır; mezkur ayetin başka türlü tefsiri mümkün değildir.
    Bu dünyada imanı olmayan, inanması gereken hakikatlere inanmayan bir şahıs düşününüz. Böyle birisi yapılabilecek bütün iyilikleri yapmış olsa; bir insanın gösterebileceği bütün iyi davranışları göstermiş, iyiliğe emir ve kötülükten nehiyde bulunmuş, yeryüzünde tam anlamıyla bir zahit gibi yaşamış ve hayatını bütünüyle halkullaha hizmete adamış; fakat Rabbini tanımış, Allah'a ve meada inanmamış ve kainatın hakikatlerinden uzak yaşamış ise kör kalmış demektir. Nitekim böyle birisi hiç şüphesiz, ahirette de kör olarak haşr olunacaktır. O halde imanı bütün bu amellerin yalnızca mukaddimesi olarak telakki edip "Önemli olan insanın iyi olmasıdır; imanın nasıl olduğu bu durumda ehemmiyet taşımaz, varsın imanı olmasın; iyi amelde bulunması yeter..." şeklinde düşünmek tamamen yanlıştır; kişi mutlaka imana sahip olmalıdır.
    Kur'an-ı Kerim'de ki şu ayetlere dikkat ediniz:
    "Beni anmaktan yüz çevirene gelince: Dünyada ona dar bir geçim var, kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. Ya Rabbi, der, beni neden kör olarak haşrettin, halbuki ben -dünyada- görüyordum. Böylece der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları, işte sen de tıpkı o çeşit unutulmadasın bugün..."[25]
    Evet, kıyamette kör olarak haşredilen kul, itiraz eder, "Allah'ım!" der, "Ben dünyada kör değildim, gözlerim vardı, görürdüm, neden burada körüm şimdi?" Ona şöyle cevap verilir: "Evet, dünyada gözlerin vardı, ama o gözler burada hiçbir işe yaramıyor işte, burada görmek için gereken manevi ve batini gözdür. Bu basiret ve böyle bir görüş dünyadayken sende de vardı, ancak sen dünyadayken kör ettin onu, bu sebeple burada da körsün şimdi ! Bizim ayetlerimiz, alamet ve işaretlerimiz dünyada sana sunuldu. Sen bu alametlere bakarak bizi görüp tanıyabilir, gerçeği kavrayabilirdin; böylece hakikat alemi olan bu aleme göçtüğünde hakiki görüş gücün olurdu. Fakat yaşadığın tabiat dünyasında bunu idrak edemediğin ve kendini kör bıraktığın için burada da körsün..."
    Yüce Allah Mutaffifin suresinde şöyle buyuruyor:
    "Hayır, doğrusu onlar, o gün Rablerinden perdelenmişlerdir."[26] Bu gibileri kıyamette, hakikat aleminde Rableriyle kendileri arasında -kendi getirdikleri- hicaplar ve perdeleri bulacaklar kamil hakikati idrak etmekten mahrum kalacaklardır.
    İmanın manası apaçık ortadadır; insanoğlu bu dünyada öbür dünyayı görebilmek, bu alemde diğer alemi duyabilmek için gelmiştir dünyaya...
    Bunu defalarca söylemişimdir; gençlerin Nehc-ül Belağa'ya ilgi duyduğunu görmek fevkalade sevindiriyor beni. Ancak bu kitabın sadece bir boyutuna değil, bütün boyutlarına bakmak ve bütün boyutlarına eğilmek gerekir. Nehc-ül Belağa'nın duyabilen kulaklar hakkında neler söylediğine şöyle bir bakınız... Nehc-ül Belağa imanın asaletine inanır; onun nazarında imanın değeri, fikri ve akidevi esaslara temel teşkil etmiş olması değildir sadece; buna ilaveten imanın öz ve asıl bir değeri de vardır.
    Ehlullah hakkında Nehc-ül Belağa'da geçen şu cümleye dikkat ediniz:
    "Onlar öyle kimselerdir ki Allah'a yönelip bağışlanma dilediklerinde, günahlarının bağışlanması için Allah'a yalvarıp yakarmakla meşgul oldukları bir sırada rahmet esintilerini hisseder, bağışlandıklarını gönüllerinde duyarlar..."[27]
    "Her devirde, her zaman vardır onlar; onların yaşamadığı , onların bulunmadığı bir çağ ve zaman yoktur..."[28]
    Hz. Ali'nin (a.s) bu cümlesine dikkat edildiğinde böylelerinin halihazırda bizim zamanımızda da yaşadıkları, yaşamakta oldukları anlaşılır. Zaman, bu insanlardan mahrum bırakılmaz; onlar kendi içlerinde, gönüllerinin derinliklerinde, düşünce dünyalarında Rableriyle konuşur, Onunla raz-u niyazda bulunurlar. Fahr-i Razi'nin bununla ilgili çok güzel bir rubaisi vardır:
    "Can alemine kör gitmekten korkarım
    Cihandan bihaber gitmekten korkarım.
    Ten aleminden can diyarına göçerim amma
    Tende iken can alemini görmeden göçmekten korkarım!"
    Şair, "Gönül gözüm açılmadan ölüp gitmekten korkmadayım; dünyada gerçekleri anlamamış bir halde iken ahirete göçmekten korkmadayım." demektedir. Şiirde geçen "alemi görmek"ten maksat, bilinen anlamda maddi alemi; duvar, pencere, deniz, yıldızlar vs'yi görmek değildir. Burada kastedilen şey alemin gerçekleri ve ruhudur, varlığın temel ve yaratılışın hikmetleridir; kısacası İslam'ın "iman" diye tabir etmiş olduğu şeydir. Bu cihetle şair "Ben ten aleminde -dünyada- iken can alemini göremezsem; ten aleminden can alemine göçtüğümde can alemini nasıl görebilirim?" demektedir. Zira alemin hakikatlerini bu dünyada görebilmek ve gerçeği buradayken idrak edebilmek gerekir, aksi takdirde can alemine can gözü kapalı olarak göçülecektir. Mezkur şiirde bahsi geçen konu, "Dünyada kör olanların ahirette de kör olarak haşr olunacakları" mealindeki ayet-i kerimede zikrolunan meseleden başka birşey değildir. İslam'da Allah'a inanmak, varlık aleminin vasıtaları olan meleklere ve Hak Teala'nın bizler için feyiz vasıtaları olan enbiya ve evliyaullaha iman etmek; nereden ve niçin gelip, sonunda nereye ve nasıl gideceğimizi bilmek, neticede istesek de istemesek de Hakk'ın tapısına varacağımıza, zira her şeyin sonunda O'na döneceğine -mead- inanmak vs. idrak ve inançlar asalet taşırlar; birer vazgeçilmez değer ve lüzum durumundadırlar. Bu gerçeklere vakıf olmak -marifet- ve inanmak -iman- asalete haizdir; başlı başına vazgeçilmez bir değer ve asalet olmasının yanı sıra, İslam'ın ideolojik fikir ve düşünce temelini teşkil etmesi açısından da asalet taşır. Yüzde yüz asil olan bir iman; bir ideoloji için en ideal fikri ve akidevi temel durumundadır. O halde ne olursa olsun imanı amele, ameli de imana feda etmemek gerekir. Bu ikisi yekdiğerinin tamamlayıcısı ve bütünleyicisidir; birinin diğerine feda ve tercih edilmesi söz konusu edilemez.
    Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere felsefecilerin kamil insan olarak tanımladıkları insan tipi kamil değil, eksik insandır; yâni kemalin bir kısmına sahiptir. Akli kemalin asil olduğu mevzuundaki tespitleri doğrudur. Ancak bütün kemali akla münhasır kılmaları ve insanın diğer yönlerine ehemmiyet vermemiş olmaları sonucu ulaşabildikleri insan yarı kamil insandır. Felsefecilerin tanımlamış olduğu kamil insan modeli, tepeden tırnağa, bilgi ve akıldan yoğrulup yontulmuş bir heykel gibidir, bütün özelliği "yalnızca bilgili olma"sıdır, "bilme"sidir. Onların teorisinde bu insan, iyi bilen bir yaratıktır; ancak bu yaratık sadece bilgiden ibaretti, heyecan yoktur onda; hareket, güzellik vb şeylerden yoksundur. Yegane hüneri "biliyor olma"sıdır, hepsi bu! Bilgilidir o, hem de çok bilgili... felsefecilerin tanımladığı haliyle onun bilgisi bütün kainatı idrak edecek kadar fazladır, yine onların tabiriyle bu insan aslında bir köşede durmuş "başlı başına bir dünya, başlı başına bir kainat"tır.
    Bu insan, İslam'ın "kamil insan"ı değildir, bir kemale -akli kemale- sahiptir ama daha pek çok kemalden de yoksundur; bu cihetle en iyimser tabirle biz ona "yarı kamil insan" demekteyiz.
     
    Vela havle vela kuvvete illa billah'il aliyyil azîm.
    (Yüce ve ulu Allah'a dayanmayan hiç bir güç ve kuvvet yoktur.)


    ________________________________________
    [1]- Hacc, 40.
    [2]- Bakara, 251.
    [3]- Nitekim İslam inançlarına göre Hz. Mehdi'nin (Allah onun zuhurunu erken kılsın) kuracağı devlet, ideal İslam devleti olup teşkil edilecek toplum da ideal toplum olacaktır. Konuyla ilgili mütalaalarımda gayet ilginç bir noktaya rastladım, ideal İslam toplumunun niteliğini anlama hususunda gerçekten dikkate değer bir hadisedir bu. Rivayette "O zaman -zuhurdan sonra- yırtıcı hayvanlar dahi yekdiğeriyle barışık yaşayacak ve savaş bir daha asla başlamamak üzere sona erecektir" denilmektedir! Yâni insanlar öylesine bir kemale erişecek ve insani bir olgunluğa ulaşacaktır ki yekdiğerinin hakkına tecavüz ve yekdiğeriyle çekişme gibi olaylar asla görülmeyecek, zira "tecavüz" ve "başkasının hakkına göz dikme ya da el uzatma" olayı bütünüyle ortadan kalkacaktır. Bu durumda elbette ki savaş da olmayacaktır artık!..
    [4]- Ustad, 9. Oturumun sonlarında bu konuyla ilgili olarak ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur.
    [5]- Sâ'di'nin Gülistan'ı, üçüncü bölüm, 2. Öykü.
    [6]- Burada şunu da hemen belirtelim ki Sa'di, bunu tam tersini de diğer bir şiirinde dile getirir şöyle der:
    "Tekkeden çıkan bir zahid, medreseye geldi
    Tarikat ehlinin usulünü bozdu böylece
    Alimle abid arasında ne fark gördün de
    İnsanların arasına dönmeyi yeğledin? dedim.
    "Abid, fırtınada kendi canını kurtarmaya çabalar,
    Alimse boğulmak üzere olanları kurtarmaya çalışır dedi."
    Burada Sa'di'nin alimle münzevi zahid arasındaki fark konusunda vardığı tespit doğrudur.
    [7]- Yusuf, 90.
    [8]- Yusuf, 33.
    [9]- Hint felsefesine ait bu ve daha başka kitaplar, Dergâh Yayınları tarafından (1976) Türkçe’ye çevrilmiş ve "Doğu Düşüncesi" dizi yayınları olarak basılmıştır. (çev.)
    [10]- Gurer-ül Hikem, "m" harfi bölümü.
    [11]- Metinin Farsça tercümesinde birinci prensip "zatı biliş" şeklinde tercüme edilmiş; zat ile nefs kelimeleri anlamca birbirine yakın olduğundan bu hataya düşülmüş olmalı.
    [12]- Ama intihar değil; bir amaç uğruna seve-seve bağra basılan bir ölümdür bu. Zira onlar ölümün bir mesuliyet olduğunu, ölümü kucaklayan kişinin bir mesaj verdiğini bilirler. Onların nazarında.
    [13]- Lühuf, s.69. Nefes-ul Mehmum, s.116.
    [14]- Meâni'l Ahbar, s.289, yeni baskı.
    [15]- Bazı mukaddesatçılar gibi ki, tehlikenin olmadığı yerde sevap kazanmaya can atarlar.
    [16]- Amelelik ve işçilikle de kazanırdı hayatını... Elinde avcında hiçbir şeyi olmadığı için değildi bu; bilakis, o da mal ve varlık sahibi oluyor, ganimetlerden pay alıyordu, fakat bütün bunları infak etmede, ertesi gün gidip çalışmadaydı.
    [17]- Nehc-ül Belağa, Hutbe: 59.
    [18]- Hz. Ali'nin şahadetiyle (h: 40) Hz. Cafer Sadık'ın (a.s) şahadeti (h: 148) arasında 108 yıllık bir zaman süreci vardır.
    [19]- Cahiz'in el-Beyan vet-Tebyin adlı eseri.
    [20]- Cum'a, 2.
    [21]- Usul-ü Kafi, c.1, Kitab-ul akl ve'l-cehl bölümü, 10. rivayet.
    [22]- Sâd, 74.
    [23]- Esasen zihinleri bu düşünceye sevk eden ve o dönemde kimi insanları materyalist düşüncelere iten yegane sebep, Avrupa'da kiliselerin başlattığı aptalca bir "anti-hürriyet" savaşı oldu. Kiliseler, söz konusu sosyal ve siyasi; özellikle de hürriyet aleyhine öylesine saçma bir mücadele başlattılar ki kısa zamanda bütün Avrupa'da şöyle bir zihniyet doğdu: "İnsan, yaşadığı toplumda ya kendisini hür, bağımsız ve kendi kendine yeterli olarak tam haklı kabul etmeli ve Allah'tan vazgeçmelidir; ya da Allah'ın varlığına inanmalı ve bu durumda kendisinin daima haksız ve bağımlı olduğunu kabullenmelidir!..." Ardından bu zihniyete bir bahane ve izah yolu bulabilmek için din inancını temelden inkar ettiler.
    [24]- İsra, 72.
    [25]- Tâhâ, 124-126.
    [26]- Mutaffifin, 15.
    [27]- Nehc-ül Belağa, Hutbe: 22.
    [28]- Nehc-ül Belağa, Hutbe: 22.

     
    FirstName :
    LastName :
    E-Mail :
     
    OpinionText :
    AvrRate :
    %0
    CountRate :
    0
    Rating :
     
     

    Address: The Al-ul-Mortaza Religious Communication Center, Opposite of Holy Shrine, Qom, IRAN
    Phone:+98251-7730490 - 7744327 , Fax: +98251-7741170
    E-Mail: info@shahroudi.net