پايگاه اطلاع رساني دفتر آيت الله العظمي شاهرودي دام ظله
ArticleID PicAddress Subject Date
{ArticleID}
{Header}
{Subject}

{Comment}

 {StringDate}
Saturday 19 October 2019 - السبت 18 صفر 1441 - شنبه 27 7 1398
 
 
 
  • EBRAR AYETLERİ   
  • 2010.05.31 21:39:15  
  • CountVisit : 431   
  • Sendtofriend
  •  
  •  
  • "İtaat eden ve iyilikte bulunanlar, şüphe yok ki kâselerle şaraplar içerler ki kafur ırmağının suyu da karıştırılmıştır bu şaraba. * Allah'ın has kullarının içtiği bu şarap, bir kaynaktan çıkar ki onlar, diledikleri gibi, diledikleri yerlerde, onu akıtıp fışkırtırlar. * Adaklarını yerine getirir, onlar ve şerri, her yanı saran, kaplayan güden korkaklar. * Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetine ve tutsağa verirler, onları doyururlar. * Sizi, ancak Allah rızası için doyurmadayız ve sizden istemeyiz, ne bir karşılık, ne bir şükür. * Şüphe yok ki biz, suratları astıran, azabı pey şiddetli olan gün, rabbimizden korkarız. * Derken Allah da korumuştur onları, bugünün şerrinden ve yüzlerine bir parlaklık, gönüllerine bir sevinçtir, vermiştir. * Ve sabretmelerine karşılık da mükafatları, cennettir ve ipeklilerdir. * Yaslanırlar orda tahtlara, orda ne güneş görürler, ne zemheri. * Ağaçların gölgeleri, yakındır onlara ve meyvaları, adamakıllı ram olmuştur onlara. * Ve sunulur onlara gümüş kadehlerve sırça sağraklar, * öylesine sırça ki incecik gümüşten ve hepsini de içecekleri miktara, susuzluklarına göre ölçmüşlerdir adeta. * Ve bir kadehle susuzlukları giderilir ki içindeki şaraba zencifil karıştırılmıştır, * orda bulunan ve şarıl-şarıl akan, her yana giden, boğazdan kayanselsebil kaynağından. * Etraflarından, ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir. * Ne yana baksan nimetler görürsün, ne yana baksan, pek büyük ve zevalsiz bir saltanat ve devletler. * Üstlerinede, ipincecik yeşil ve ipek elbiseler, kalın ipekten dokunmuş libaslar vardır ve günüş bilezikler takınırlar ve rableri, onları tertemiz bir şarapla suvarır. * Şüphe yok ki bu, size bir mükafattır ve çalışmanız, makbuldür. * Şüphe yok ki biz indirdik Kur'an'ı sana âyet-âyet ve zaman-zaman. * Artık sabret rabbinin hükmüne ve uyma, onlardan suçlu, yahut nankör olana. *Ve an rabbinin adını sabah ve akşam. * Ve geceleyin de secde et artık onave tenzih et uzun gecelerde onu. * Şüphe yok ki bunlar çabucak gelip-geçeni severler de o ağır günü artlarına atar, bırakır-giderler. *Biz yarattık onları ve kuvvetlendirdik yaratılışlarını ve dilersek onları değiştiririz de yerlerine, onlara benzer başkalarını getiririz. * Şüphe yok ki bu, bir öğüttür, artık kim dilerse rabbine doğru, bir yol tutar. * Ve Allah dilemedikçe onlar, dileyemezler; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. * Dilediğini rahmetine alır; ve zalimelere gelince: Elemli bir azap hazırlamıştır onlara." (İnsan/5-31)
    Şii müslümanlar kendi masum imamlarına uyarak üstteki mezkur ayetin Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu da şia mezhebinin kesin kabul ettiği şeylerdendir. Bu hususta Ehl-i Beyt imamlarından birçok hadis nakledilmiştir.
    Vahidi, Ebu İshak-ı Sa'lebi, Muvaffak b. Ahmed vb. birçok meşhur Ehl-i Sünnet alimleri de bu inançtadırlar.[1]
    Zemahşeri de Keşşaf adlı tefsirinde mezkur ayetleri tefsir ederken İbn-i Abbas'tan şu rivayeti nakletmektedir:
    "Günün birinde Hasan ve Hüseyin (a.s) hastalandılar. Resulullah bir grup ashabıyla onları ziyaret etti. Daha sonra Peygamber Ali'ye dönerek şöyle buyurdu: "Oğulların için bir şey nezret de şifa bulsun."
    Bunun üzerine Hz. Ali, Fatıma ve cariyeleri Fizze, Hasan ve Hüseyin iyileştiği taktirde üç gün oruç tutmaya nezrettiler.
    Hasan ve Hüseyin iyileştiler. Dolayısıyla onlar da kendi nezirleri ile amel etmeyi ve üç gün oruç tutmayı kararlaştırdılar.
    Emir-ül Müminin üç sa' (her sa' takriben 2.917 kg.dır) arpa borç aldı. Fatıma (a.s) da arpayı el değirmeniyle un ettikten sonra beş tane etmek pişirdi.
    İlk gün o ekmekler ile iftar etmek isterlerken aniden bir fakir kapılarını çaldı. Kapıyı açtıklarında fakir şahıs şöyle dedi: "Selam olsun size ey Peygamber'in Ehl-i Beyti, ben müslüman bir fakirim. Bana bir şeyler verin, yiyeyim. Allah da sizlere cennet nimetlerini nasip etsin."
    O beş ekmeğin hepsini o fakire verdiler. Kendileri de sadece su ile iftar ttiler.
    Ertesi gün yine oruç tuttular. O akşam da bir yetim geldi ve kendi ve kendi yiyeceklerini o yetine verdiler. Ertesi gün de bir esir geldi ve yiyeceklerini esire verdiler. Bu üç gün oruç tuttular ve sadece su ile iftar ettiler. Ertesi gün Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'in elinden tutarak hep birlikte Peygamber'in huzuruna vardılar. Hazret o iki nur topu torunlarının açlıktan solmuş yüzünü görünce şöyle buyurdu: "Bu ne haldir ki sizlerde müşahade ediyorum." Sonra onları da alarak hep birlikte Hz. Fatıma'nın (a.s) evine gittiler. Eve girdiklerinde Hz. Fatıma'nın ibadet etmekte olduğunu gördüler. O büyük hanımın melekuti çehresinde açlık ve zayıflık eseri görülüyordu.
    Peygamber (s.a.a) bu durumu görünce çok üzüldü. Bu esnada Cebrail nazil oldu ve bu süreyi indirerek Peygamber'e (s.a.a) şöyle dedi: "Allah'ın Ehl-i Beyt'e gönderdiği bu hediye onlara mübarek olsun."
    Bu hadis imamlardan da mütevatir bir şekilde nakledilmiştir ve sıhhatinde asla şek ve şüphe edilemez. O halde bu hadisi, İbn-i Abbas, Ebu Salah, Ata vb. kimselerden nakleden ravilerin biyorgrafisini incelemek boş yere vakit harcamaktan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu hadisi kendi kitaplarında nakleten büyük hadis ve tefsir alimlerinin adını zikretmekten de sarf-ı nazar ediyoruz. Sadece bu ayetlerdeki bazı edebi nükte ve sırları (neticede Ehl-i Beyt'in değerli makamını tanıttığı hasebiyle) zikretmekle yetiniyoruz.
    Meani Beyan ve edebiyat alimlerinin ittifak ettikleri bir husus da şudur ki Arapça'da elaf ve lam edatıyla birlikte olan "cem" (çoğul) kipi umuma delalet etmektedir. Bu ayetteki "El-Ebrar" lafzı ise "berr" veya "barr"[2] lafzının çoğuludur. Elim-lam edatı ise "tarif" içindir. O halde bu lafız umum ve istiğrak manasını ifade etmektedir.
    Ayetteki "Ebrar"dan maksad Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir. O halde niçin umumu ifade eden bir kip ile ifade edilmiştir?
    Çoğul kipi ile kullanılmış olmasının hikmeti şudur: Bu parlak cevherler ve nurlu çehrelerin iyilerin nümunesi ve en kamil efertleri olduğu anlaşılsın. Öyle ki bu zatlar adeta fazilet ve üstünlüğü diğer iyilerden almış, kendilerine tahsis etmişlerdir. Bu lafız ile zikr edilmiştir ki onların tüm mümtaz ve kamil insanların seçkinleri olduğu anlaşılsın.
    Gerçekten de Kur'an'ın onlar hakkında ifade ettiği bu beyan karşısında hangi dil bu zatları hakkıyla teclil edebilir ve onların makamına yakışır bir söz söyleyebilir?
    Allah'ın onları övmesi karşısında başkalarını yaptığı tüm tavsif ve tecliller naçiz ve değersizdir.

    Ayetlerin Beyanı

    Herkesin susadığı o günde "iyiler" Emir-ül Müminin, Fatıma, Hasan ve Hüseyin, "karışımı kafur olan bir kadehten" şerbet içerler. Bu şerbet oldukça lezzetli ve canlara can katan bir özelliğe sahiptir.
    Evet, bu "Allah'ın" tüm salih "kullarının içtiği bir çeşmedir." Her nerede olurlarsa olsunlar hiç birzahmet çekmeden o çeşmenin tatlı suyundan içerler.
    O iyi kullar şüphesiz ki Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) ile onların yolunu izleyen müminlerdir. allah Kur'an'da böyle kimseleri tavsif ederken şöyle buyuruyor:
    "O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürükler ve cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman da "selam" derler. Onlar Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler." (Furkan/63-64)
    "Onu (Kafur kaynağını) fışkırttıkça fışkırtıp akıtırlar." Diledikleri yere onu kolayca akıtabilirler.
    Başka ayetlerde de bu sahil kulların diğer kemal sıfatları zikredilmiştir. Allah-u Teala bu melekuti çehrelere ihsan ettiği bu keramet ve üstünlüğün sebebini de şöyle ifade etmektedir.:
    "Nezirlerini (adaklarını) yerine getirirler." (İnsan/7)
    Bu, vasfın zikredilmiş olması onların ilahi emir ve farzlara verdiği değer ve ehemmiyeti beyan etmektedir. Yani insan kendi üzerine vasip kıldığı şeyleri yerine getirir ve önemserse ilahi emir ve vacipleri eda etme hususunda da daha çok çalışır ve daha fazla sorumluluk hisseder.
    Bu, alemlerin yaratıcısının böyle kimseler hakkında verdiği şehadet ve tanıklıktır. Bu ilahi beyandan daha doğru ve açık bir beyan bulunabilir mi?
    Allah'ın teclil ettiği böyle büyük kimselere aferin doğrusu!
    Kur'an'ı Kerim Ehl-i Beyti teclil makamında sadece onların farzlara önem verdiğini belirtmekle iktifa etmemiştir. Ayetindevamında bu zatların günah ve masiyetten uzak olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: "Ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar." (İnsan/7)
    Yani o salih kulların nurani kalpleri kıyamet gününün korkusuyla dolu olduğu için, adeta her yerde ve her halde Allah'ın huzurunda olduklarını hissederler ve Allah'ın emir ve yasaklarına riayet ederler.
    Bu makam sadece masum ve günahlardan beri olan kullara mahsustur.
    Semavi sırlar ile dolu olan bu ilahi kitab hakkında tefekkür eden ve bu ilahi nüshanın belagat sırlarına az-çok aşina olan kimseler bu ayetlerin Peygamber'in Ehl-i Beytinin yüce makamını ne kadar teclil ettiğini ve ne ölçüde ilahi inayete mazhar olduklarını anlarlar.
    Kur'an diliyle ifade edilen ve Ehl-i Beyt'in kemal sıfatlarını beyan eden bu cümleler gerçekten de ilginçtir.
    İlk cümlede: "Adaklarını yerine getirirler", ikinci cümlede ise "ve şeri yaygın olan bir günden korkarlar" diye buyuruyor. Bu ikinci beyan ilk cümleden daha önemlidir. Zira onların gerçek ve güçlü imanını beyan etmektedir.

    Başkalarını Kendilerine Tercih Ederler

    "Kendileri ona karşı duydukları sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler." (İnsa/8)
    Kur'an üçüncü mertebede Ehl-i Beyt için daha büyük bir makamı beyan etmektedir. Yani üç gün aralıksız ve hiçbir şey yemeden oruç tuttukları için dayanılmaz bir açlık ile karşı karşıya kalmışları. Ama rağmen onlar başkalarını kendilerine tercih etmiş ve kendilerini Allah'a teslim etmişlerdi.
    Bu ayetin bir benzeri de şudur:
    "Ona olan sevgisine rağmen malı veren." (Bakara/177)
    Hakeza şu ayet:
    "Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler." (Haşr/9)
    Biz niçin bu sıfatı önceki sıfatlardan daha önemli olarak kabul ediyoruz? Zira onların nefsinin kemalini ifade eden ve onların en son iyilik ve ahleki tekamül edercesine ulaştığını gösteren amel, seçkin ve mümtaz bir ameldir. Öyle ki onlar kendilerni unutmaya ve fedakarlık etmeye dahi hazırdırlar. Onlar yetim ve esirler için sevgi, şefkat ve insanseverlik örneğidirler.
    İlginç olanı da şudur ki fedakarlık kendine tercih etme onlar için farz ve gerekli bir şey değildi. Eğer bu ameli terketmiş olsalardı yanlış bir şey yapmış sayılmazlardı.
    Ama onlar sevgi ve şefkatin en bariz örnekleri olmak ve insanlığı en yüce şekilde insanlara göstermek için başkalarını kendilerine tercih ederek açlığa tahammül etmeyi yeğliyorlardı.
    Bu da Allah'a en yakın kulların en büyük sıfatlarından sayılmaktadır.

    Amellerde İhlas
    Sonunda ise onlar için başka bir fazilet zikredilmiştir. Bu fazilet ise onların ihlas ve güçlü imanının en büyük şahidi sayılmaktadır. Allah-u Teala onların lisanından şöyle beyan etmektedir:
    "Biz size ancak Allah'ın rızası için yedirmekteyiz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür." (İnsan/9)
    "Çünkü biz asık suratlı zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkmaktayız." (İnsan/10) [3]
    Allah-u Teala bu cümlelerde kıyamet günün korkunç ve dehşekli sahnesini canlandırdıktan sonra bir takım sevindirici müjdeler vermektedir ki, o korkunç günde bu ilahi çehreler ve nurani örnek insanlar her türlü bela ve musibetten emanda olacaklardır. Bu da Allah'ın onları teclil makamında gösterdiği özel bir inayettir.
    İlginç olanı da şudur ki bu müjdeler çeşitli cümleler ve muhtelif tabirlerle beyan edilmiştir ki her biri diğerinden daha fazla bir öneme sahiptir.
    "Allah onları o günün şerrinden korumuş, mahfuz kılmıştır." Onların çehresinde sevinç ve mutluluk belirtileri ve kalplerinde mutlu olduklarının ifadesi vardır. Yani herkesin rahatsız ve üzgün olduğu o günde bu fazilet örneklerinin parlak çehreleri sevinçli ve nurani olacaktır.
    Daha sonra onlara daha büyük bir müjde verilmektedir:
    "Ve onları sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir." (İnsan/12)
    Daha sonra da onların cennetteki makamını beyan ederek şöyle demektedir: "Orada tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır." (İnsan, 13)
    "Onlar orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler." (İnsan/13) [4]
    Evet, emniyet ve rahatsızlık diyarı olan o yerde lezzet ve keyf içinde ve huzur dolu ve sevinçli bir halet içerisinde bulunmaktadırlar. Öyle ki ne soğuktan ve ne de sıcaktan dolayı üzülmemekte ve etkilenmemektedirler.
    Bazıları da yukarıdaki ayetten şöyle istifade etmişlerdir: Cennet o kadar nurani ve aydındır ki artık güneş veya ay ışığına ihtiyaç duyulmamaktadır. Elbette bu görüş Zemherir'in ay manasına geldiğini kabul ettiğimiz taktirde doğrudur.
    "Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve onların devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış, çevrelerinde gümüşten billur kaplar, kupalar dolaştırılır." (İnsan, 14-15) [5]
    Daha sonra da şöyle buyuruyor: "Gümüşten billur kaplar ki onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışı zencefildir. Bir pınar[6] ki orada selsebil olarak adlandırılır. Çevrelerinde ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın. Her nereye saksan bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlas olan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarap içirmiştir." (İnsan, 16-21)
    Bu şarap dünyadaki şaraplar gibi insanın aklını zail kılmamaktadır. İnsani sefalet ve zavallılığa sürüklememektedir.
    O melekuti ve pak şaraptan içen müminlerin cisim ve ruhları güzel bir koku saçmaktadır. O andan itibaren ahlakı rezalet ve pisliklerden hiç bir eser kalmamaktadır. Manevi ve anlatılmaz bir sefa onların tüm vücudun kaplamaktadır.
    Allah-u Teala onlara verdiği onca nimetleri bir bir saydıktan sonra da şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz bu sizin için bir mükafattır. Sizin çaba harcamanız da şürke değer görülmüştür." (İnsan/22)
    Son olarak şu nükteyi de hatırlatmak gerekir: Allah-u Teala bu surede iyilerin manevi makamlarını beyan ettikten ve onları cennetle müjdeledikten sonra da zalim ve kafir düşmanlarını da acıklı bi azab ve uhrevi bir işkence ile korkutmaktadır.[7] Eğer bu surenin ayetleri iyice bir incelenemecek olursa bu surenin her iki grub hakkındaki hakikat ve gerçekleri açıkça beyan ettiği anlaşılacaktır.
    Bu dakik Kur'ani nükte ve incelikleri ise ancak ve ancak bu semavi kitabın derinliklerinde yüzen, onun ilginç sırlarını keşfetme makamında bulunan ve keskin bir görüşle bu büyük ilahi reçetenin değerli hikmetlerini derkedebilen kimseler anlayabilir.
    Evet, bunlar öyle kimselerdir ki Kur'an'ın huzurunda ayetleri tilavet ettiğinde veya Kur'an'ın kıraatini işittiğinde sadece kulaklarıyla değil, ruh ve canlarıyla dinleyen ve o melekuti latif manalara gayr-i ihtiyari bir şekilde teslim olan kimselerdir. İlahi korku sebebiyle tüm bedenleri titremektedir. O zaman da büyük bir aşk ile ilahi emir ve yasaklara uymaya hazırlanmaktadırlar.
    Allah bizlere de bu büyük nimeti nasip eylesin. Zihnimizde bir kıvılcım tutuşturarak bizleri de bu grubun fertlerinden biri kılsın.
    _________________
    Dipnotlar:
    [1]- Vahidi "Basit" kitabında, Ebu İshak-i Sa'lebi kendi büyük tefsirinde, Muvaffak b. Ahmed de "Fezail" adlı kitabında İbn-i Abbas'tan bu ayetlerin adı geçen kişilerin hakkında nazil olduğunu nakletmişlerdir.
    [2]- "Berr" sıfat-ı müşebbehe, "barr" ise ism-i faildir. Her ikisi de iyi insan manasınadır. Elbete aralarında edebi açıdan az bir farklılık vardır.
    [3]- Bugün zorluk ve zararı itibarıyla "asık suratlı arslan" veya asık suratlı ve kötü huylu hakime" teşbih edilmiştir. Belki de bu vasf o günün ehlinin sıfatıdır ki güne nisbet verilmiştir. Zira o gün insanlar korku ve dehşetten "asık suratlı" olacaklardır. Nitekim "Günün oruçludur" deyimi de bu babdandır.
    Mücahid'den nakledilmiştir ki: (Hakeza Keşşaf ve diğerleri de nakletmişlerdir) İyiler (Ehl-i Beyt) fakire taam ihsan edince hiçbir şey demediler. Allah da onları medhetmiştir ve bu da Allah'ın onlara olan büyük ihsanlarından biridir.
    [4]- Denildiği üzere "zemherir" aydır. Zira güneşin mukabelinde zikredilmiştir. Bu manaya teyid için de şu şiire istinad etmişlerdir:
    Karanlığı her yeri kaplamış olan geceyi katettim
    Ki henüz zemherir (Ay) doğmamıştı.
    O halde ayetin manası şudur: Cennet aydındır. Güneş ve aya ihtiyaç yoktur.
    [5]- "Daniye" kelimesi mensup olarak okunmuştur. Zira önceki cümlenin mahalline atfedilmiştir. Bu cümle de mahallen mensubdur. Zira medhedilenkimselerin halini beyan etmektedir.
    "(İzzet) tahtına yaslananlar ne güneş ve ne ay hissederler. Gölgeleri de onlara pek yakındır."
    "Daniye" kelimesinin "cennet" kelimesine atfedilmiş olması da mümkündür. O halde manası şöyle olur:
    "Ve onları sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ve gölgeleri onlara pek yakın olan (diğer bir cennet)le ödüllendirmiştir. Zira onlar da Allah'tan korkmakla vasıflandırılmışlardır. Ve Allah kendinden korkanlara iki cenneti vadetmiştir, şöyle buyurarak:
    Hakeza "Muttekiine", "Layerevne" ve "Daniyeten" kelimelerini "Cenneten" kelimesine de atfetmek mümkündür. Hakeza "Daniyetun" ref ile de okunmuştur ki o zaman da muahhar olan mübtedanın "Zilaluha" haberi sayılır. "Daniyeten aleyhim zilaliha", cümlesi de hal mahallinde olup şöyle olacaktır:
    "Onlar, orada (meyvelerin) gölgeleri onlara pek yakın olduğu halde ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler." Eğer "Zullilet Kutufuha" cümlesi "Daniyeten" kelimesi için haliye olursa "yakın" ve kolaylaştırılmış"tan maksad şudur: Yani meyveler kolayca devşirilebileecek bir şekilde olurlar. İstedikleri zaman devşirebilirler.
    Hakeza "Zulilet" kelimesini "Daniyeten" kelimesine de atfedebiliriz.
    O zaman da şöyle olur:
    (Meyvelerin) gölgeleri onlara pek yakın olduğu ve devşirilmeleri kolaylaştırılmış bir halde..."
    Eğer "Muttekiine", "Layerevne" ve "Daniyeten" kelimelerinin "Cenneten" kelimesini sıfatı olduğunu kabul edecek olursak bu cümle de bir başka sıfat olur. Bütün bunlar "Daniyeten" kelimesini mensub okuduğumuz zaman söz konusudur. Ama merfu okursak "Zilal" kilemesinin mukaddim haberi olur, dolayısıyla da kelimesi ibtidaiye cümlesi olur ve sonraki cümle de ona atfedilir.
    [6]- "Eynen" kelimesi "Zencebilen" kelimesinin atf-ı beyanı veya bedeli olduğu için mensubdur.
    [7]- Hatırlatmak gerekir ki bu suredeki bütün medh ve beşaretler Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkındadır. Azab ve tehdid ayetleri ise onların düşmanları hakkandadır. Zira bu suretin hepsi de Ehl-i Beyt hakkında nazil olmuştur.
    Lakin kullanılmış olan lafızlar böylesi sıfatlara sahip olan herkese şamil olmaktadır. O halde bu lafızlar önce Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'e ve sonra da bu sıfatları haiz olan herkese şamildir.
    Hakeza azab ayetleri de ilk etapta bu surenin nuzulüne sebep olan bu iyilerin düşmanlarına daha sonra da diğerlerine şamildir. Zira ayet sadece nüzul sebebine münhasır değildir. bu husus birçok ayetlerin tefsirinde de sözkonusudur.

     
    FirstName :
    LastName :
    E-Mail :
     
    OpinionText :
    AvrRate :
    %0
    CountRate :
    0
    Rating :
     
     

    Address: The Al-ul-Mortaza Religious Communication Center, Opposite of Holy Shrine, Qom, IRAN
    Phone:+98251-7730490 - 7744327 , Fax: +98251-7741170
    E-Mail: info@shahroudi.net