پايگاه اطلاع رساني دفتر آيت الله العظمي شاهرودي دام ظله
ArticleID PicAddress Subject Date
{ArticleID}
{Header}
{Subject}

{Comment}

 {StringDate}
Wednesday 03 June 2020 - الأربعاء 09 شوال 1441 - چهارشنبه 14 3 1399
 
 
 
  • İBRETLİ ÖYKÜLER   
  • 2010.07.01 21:52:12  
  • CountVisit : 110   
  • Sendtofriend
  •  
  •  
  • 1- İmam Mehdi (a.s) ile Mülakat

    Allame Meclisi (r.a) babasından şöyle naklediyor:
    Bizim zamanımızda Emir İshak Esterabadi (r.a) isminde çok mümin ve salih bir şahıs vardı. Kırk defa yaya olarak hacca gitmişti. Halk arasında tayy’ül arz (bir anda kaç fersah yolu kat eden) lakabıyla meşhur olmuştu. Bir yıl İsfahan’a geldi. İsfahan’a geldiğinden haberim olunca görüşüne gittim. Hal hatır sorduktan sonra ona; “Acaba gerçekten sizin tayy’ül arz’ınız mı vardır? Çünkü halk arasında böyle meşhur olmuştur” dedim.
    Cevaben şöyle dediler:
    Bir yıl Mekke’ye azim oldum, hac kafilesiyle bir konağa vardık, o konaktan Mekke’ye yedi veya dokuz konak (elli fersahtan fazla) bir mesafe vardı. Ben bazı sebeplerden dolayı kafileden geriye kalmıştım, yavaş-yavaş tamamıyla onlardan ayrı düştüm. Asıl caddeyi kaybettiğimden dolayı şaşkınlık içerisinde kalmıştım. Susuzluk beni öyle etkilemişti ki, diri kalacağımdan artık ümidimi kesmiştim. Birkaç defa; “Ey Salih! Ey Eba Salih! (Ey İmam-ı Zaman!) Beni caddeye hidayet et” diye feryat ettim.
    Bu sırada uzaktan bir şebeh (karartı) gördüm, düşünceye daldım! Kısa bir süreden sonra o şebeh yanımda hazır oldu. Buğday renkli, güzel simalı ve temiz elbiseli bir genç olduğunu gördüm. Siması büyük bir şahsiyet olduğunu gösteriyordu, bir deveye binmişti, yanında da bir su kabı vardı. Ona selam verdim, o da selamın cevabını verdikten sonra; “Susuz musun?” diye sordu. Ben de; Evet susuzum dedim. Su kabını bana verdi, ben de o sudan içtim. Sonra; “Kafileye yetişmek istiyor musun?” dedi. Ben de, "evet" dedim.
    Sonra beni devenin arkasına bindirdi, birlikte Mekke’ye doğru hareket ettik. Ben her gün “Hırz-i Yemani” duasını okurdum, yine o duayı okumakla meşgul oldum. Duanın bazı cümlelerinin yanlış olduğunu tezekkür verip şöyle oku diyordu.
    Birkaç dakika geçmeksizin bana; “Burayı tanıyor musun?” diye sordu. Bakınca Mekke olduğunu gördüm. “İniniz!” diye emrettiler. İndiğimde geri dönüp gözlerden kayboldu. Bu esnada onun İmam Mehdi (a.s) olduğunun farkına vardım.
    Ondan ayrılmama ve onunla birlikte olup da onu tanımadığımdan dolayı çok üzüldüm. Yedi gün geçtikten sonra, bizim kafilemiz Mekke’ye ulaştı.
    Kafilemizde olanlar, benim sağ kalmamdan ümitlerini kestikten sonra birden beni Mekke’de gördüler. İşte bu yüzden halk arasında tayy’ül arz sahii olmakla meşhur oldum.
    Allame Meclisi (r.a) bu hikayeyi nakl ettikten sonra, babasının şu sözünü de ekliyor: “Hırz-ı Yemani” duasını onun yanında okudum, yanlış yerlerini düzeltti, onu nakil ve tashih etmeyi bana icazet verdiğinden dolayı da Allah’a şükür ediyorum.

    (Bihar’ul-Envar, c. 52, s. 175)
    _________________
     
    2- Hamamcı Ebu Racih ve İmam Zaman (a.s)

    Necef’ul-Eşref’’in yakınlarında yer alan “Hille” şehrinin muhlis şiilerinden olan Ebu Racih, o şehrin umumi hamamlarından birisinin sorumlusu idi. Bundan dolayı o şehrin halkının çoğu onu tanıyorlardı. O zaman “Hille” şehrinin valisi Mercan Sağir isminde bir şahıs idi. Bazı kimseler, Ebu Racih-i Hemmami’nin Resulullah (s.a.a)’in münafık ashabından bazılarına dil uzattığını ona söylediler. Vali o şahısın ihzar edilmesini emretti.
    Onu getirdiklerinde onun suratına o kadar yumruk ve tekme vurdular ki, dişleri yerinden çıktı! Dilini çıkarıp çuvaldızla deldiler, (bıçakla) burnunu kestiler, onu çok vahim bir halde bir grup gaddar kimselere teslim ettiler. O zalimler de onun boynuna bir ip atıp Hille şehrinin sokak ve caddelerinde dolaştırdılar!
    Bedeninden o kadar kan aktı ki, artık yürümeye gücü kalmadı, onun yaşayabileceği ümit edilmiyordu. Vali onu öldürmek isteğinde, orada hazır olanlardan bazıları şöyle dediler:
    “O yıpranmış yaşlı bir kişidir, yeterince cezalandırılmıştır, ister istemez çok geçmeksizin ölecektir, siz onu öldürmekten vazgeçiniz.”
    Ama ertesi günü halk, onun namaz kılmakla meşgul olduğunu görünce şaşırıp kaldılar; her açıdan salimdi, dişleri kendi yerinde idi, bedeninin yaraları iyileşmişti, o yaralardan hiçbir eser göze çarpmıyordu. Hayretle şöyle dediler:
    “Nasıl kurtuldun, sanki sana hiç dayak atmamışlar?!”
    Ebu Racih cevaplarında şöyle dedi:
    “Ben ölüm yatağına düştüğümde, hatta dilimle mevlam Hz. Veliyy-i Asr (a.s)’dan yardım dileyecek bir gücüm bile kalmamıştı; bundan dolayı kalbimde O Hazrete tevessül ettim, O’ndan yardım diledim. Gece tam karanlık çöktüğünde, aniden evim aydınlandı! O anda gözüm mevlam İmam Zaman (a.s)’ın cemalına ilişti, İmam (a.s) öne gelip mübarek elini yüzüme çekerek şöyle buyurdu:
    “Kalk! Ailenin geçimini temin etmek için dışarı çık; Allah Teala sana şifa verdi!”
    Şimdi sağlığımın yerinde olduğunu sizler de görüyorsunuz.
    Onun sağlık ve bu ilginç durumunun haberi çok geçmeksizin her tarafa yayıldı. Hille’nin valisi kendi memurlarına, Ebu Racih’i onun yanına ihzar etmelerini emretti. Onu getirdiklerinde vali, Ebu Racih’in kıyafetinin tamamiyle değişmiş olduğunu, yüzü ve bedenindeki onca yaralardan hiçbir eser kalmadığını gördü; dünkü Ebu Racih ile bugünkü Ebu Racih kesinlikle kıyas edilemezdi!
    Vali bu durumu görünce, onun kalbine bir korku düştü; o bu olaydan o kadar etkilendi ki, artık ondan sonra (çoğu Şia olan) Hille halkına karşı tavırları tamamen değişmiş oldu.
    Hille valisi önceleri, Hille’de İmam Zaman (a.s)’ın Makamı'yla meşhur olan yere geldiğinde, o kutsal mekana saygısızlık yapması için alay edercesine kıbleye sırt çeviriyordu. Ama bu olaydan sonra, o kutsal mekana gelip kıbleye doğru dizleri üstünde oturuyordu ve Hille halkına saygılı davranıp onların yanlışlıklarını görmezlikten geliyor, iyi iş yapanlara da yardımcı oluyordu. Bununla birlikte ömrü çok uzun sürmedi.

    (Bihar’ul-Envar, c. 52, s. 70)
    _________________
     
     
    3- Gizli Bir Görev

    Ebu Eyyub-i Ensari’nin oğullarından ve İmam Ali Naki (a.s) ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Şii ve komşularından olan Buşr b. Süleyman şöyle diyor:
    Bir gün İmam Ali Naki (a.s)’ın hizmetçilerinden olan Kufur, benim yanıma gelerek; “İmam (a.s) seni huzuruna çağırıyor” dedi. Ben İmam (a.s)’ın huzuruna varıp karşısında oturduğumda Hazret şöyle buyurdular:
    “Ey Buşr! Sen Ensari’nin oğullarındansın; öyle bir aileden ki, Medine’de Hz. Peygamber’e yardım etmeye kalktılar ve biz Ehl- i Beyt’in sevgisi sizin ailenizde devam etmiştir; işte bu yüzden siz bizim güvendiğimiz insanlardansınız. Şimdi, fazilet sayılacak olan ve onu yapmakla da diğer Şiilerden üstün olacağın tamamıyla gizli bir iş ile seni görevlendiriyorum.”
    Daha sonra İmam (a.s), Rumi yazısı ve diliyle bir mektup yazıp (ağzını) mühürleyerek bana verdi ve içerisinde iki yüz yirmi altın bulunan sarı bir kese de çıkarıp şöyle buyurdular:
    “Bu altın keseyi al ve Bağdat’a doğru hareket et, filan günün sabahı Fırat köprüsünün kenarında hazır ol. Esirleri taşıyan kayıklar oraya yetiştiğinde, bir grup cariyeleri satmak için getirdiklerini göreceksin.
    Beni Abbas ordusunun vekillerinden bir grup insanlar ve Arap gençlerinden de birkaç kişi, cariye almak için oraya toplanmış olacaklar, onlardan her biri cariyelerden en iyisini almaya gayret edecektir.
    Bu esnada sen de, Ömer b. Zeyd (köle satan) isminde olan bir şahısı gözetim altında tut. Bu şahıs, şu özellikte olan bir cariyeyi, satmak için müşterilere sunacaktır; onun bir özelliği de; iki ipek elbise giymiş olması, namahremlerden şiddetle kaçınması ve hiçbir kimsenin ona yaklaşarak yüzüne bakmasına izin vermemesidir. O sırada onun perde arkasından ağlayarak Rumca şöyle dediğini duyacaksın: “Vay benim halime! İsmet örtüm yırtıldı ve şahsiyetim yok oldu.”
    Müşterilerden biri köle satana; “Ben onu üç yüz dinara alıyorum; çünkü onun iffet ve hicabı beni, onu almaya daha çok teşvik etti” diyecektir.
    Cariye de ona diyecek ki: “Benim sana rağbetim yoktur, Hz. Süleyman’ın kıyafetine girsen, onun haşmet ve saltanatına sahip olsan dahi ben seni istemiyorum; kendi malına acı, paranı boşuna harcama!”
    Köle satan adam da diyecek ki: “Sen hiçbir müşteriye razı olmuyorsun, öyleyse ne yapmak gerekir? Ben seni satmaya mecburum.”
    Cariye de diyecek ki: “Neden acele ediyorsun? Bırak kalbimin istediği bir alıcı bulunsun.”
    Bu sırada köle satanın yanına giderek şöyle de: “Büyüklerden biri, Rumi hattı ve diliyle bir mektup yazmıştır; o mektupta asalet, necabet, sahavet ve diğer ahlaki özelliklerini açıklamıştır. Şimdi bu mektubu cariyeye ver de o mektubu yazanın ahlaki özelliklerinden haberdar olsun. Eğer razı olursa, ben bu mektup sahibinden taraf, bu cariyeyi onun için almaya vekaletim vardır.”
    Buşr şöyle diyor: Ben İmam (a.s)’ın huzurundan ayrılarak Bağdat’a doğru hareket ettim ve İmam (a.s)’ın emirlerinin hepsini yerine getirdim. Mektup cariyenin eline geçince mektubu okudu ve sevinçten şiddetle ağladı. Sonra Ömer b. Zeyd’e dönerek şöyle dedi:
    “Beni bu mektup sahibine satmalısın, benim ona alakam vardır. Allah’a and olsun ki, eğer beni ona satmazsan kendimi öldürürüm ve sen de benim ölümümden sorumlu olursun.”
    İşte bu durum, benim onun fiyatı hakkında fazla konuşmamama sebep oldu. Nihayet mevlamın bana verdiği miktara anlaştık. Ben paraları ona verdim, o da çok sevinmiş olan cariyeyi bana teslim etti. Ben o hanım efendiyle birlikte, onun için Bağdat’ta kiraladığım eve gittik. Cariye sevinçten rahat edemiyordu, İma (a.s)'ın mektubunu cebinden dışarı çıkarıp sürekli öpüyordu; onu gözlerinin üzerine bırakıp yüzüne sürüyordu.
    Bu halini görünce dedim ki: “Ey hanım efendi! Ben senin bu hareketine şaşırıyorum; sahibini görmediğin ve tanımadığın bir mektubu nasıl öpüyorsun?”
    Şöyle dedi: “Ey Peygamber’in oğlunun makamı hakkında ilmi az olan zavallı! Hakikatin sana aşikar olması için sözümü canı gönülden dinle:

    Mutlu Bir Kızın İlginç Macerası

    “Benim ismim Meleke’dir, Yuşua’nın kızıyım, babam Rum şahının oğludur; annem ise Hz. İsa’nın vasisi olan Şem’un Safa’nın evlatlarından ve İsa peygamberin yarenlerinden sayılmaktadır. Çok ilginç maceramı şimdi sana anlatacağım:
    Ben on üç yaşında iken büyük babam (Rum şahı), beni kardeşi oğluyla evlendirmek istedi. Hz. İsa (a.s)’ın havarilerinin neslinden olan üç yüz dini lider ve ruhbanı, ülkenin büyükleri ve ileri gelenlerinden yedi yüz kişiyi, ordu komutanları ve yüksek makamlardan ise dört bin kişiyi evlilik töreni için davet etti. Rum İmparatorunun sarayında, davet edilenlerin katılımıyla benim görkemli evlenme törenim başlamış oldu. Bu sırada, cevahirlerle süslenen şaha mahsus bir taht, sarayın ortasında kırk sütun üzerine yüksek bir yere bırakıldı. Damadı özel bir törenle tahtın üzerine oturttular, onun baş kısmına salipler (haçlar) taktılar, hizmetçiler hizmet etmeye başladılar, oskoflar da damadın çevresini bir halka gibi sardılar. Hıristiyan inançlarına, dinine uygun bir şekilde evlilik akdini okumak için İncilleri açtılar. Bu esnada aniden salipler yukarından aşağı döküldüler, tahtın ayakları kırılmış oldu. Şanssız damat yere yıkılıp bayıldı; oskofların yüzlerinin rengi kaçtı, bedenleri titremeye başladı. Oskofların büyüğü babama dönerek şöyle dedi.
    “Şahım! Bu hadise, Hıristiyan mezhebinin ve İmparatorluk dininin yok olmasının bir belirtisidir. Böyle bir işi yapma; bizi de bu uğursuz merasimi yapmaktan mazur gör.”
    Büyük babam da bu vakıayı, uğursuzluğa yorumladı. Bununla birlikte tekrar tahtın ayaklarının yapmalarını, salipleri (haçları) yerlerine asmalarını, şansı dönmüş damadın kardeşini tahtın üzerinde oturtmalarını emretti. Her nasıl olursa olsun beni evlendirerek bu uğursuzluğun onların ailesinden yok olması için tekrar akit merasiminin düzenlenmesini istedi.

    Düğün Töreni Tekrar Bozuldu

    Rom İmparatorunun emriyle tekrar meclisi süslediler; haçlar yerine asıldı; mücevherlerle süslü taht, ayakları üzerine konuldu; yeni damat tahtın üzerine oturtuldu; ordu ve ülke büyükleri bu evlilik merasiminin yapılması için hazırlandılar. Ama Hıristiyanlık dinine göre evlilik akdini okumaları için İncilleri açtıklarında aniden önceki vahşetli hadise tekrarlanmış oldu; haçlar yere döküldü, tahtın ayakları kırıldı, kötü şanslı damat tahttan yere düşerek bayıldı, konuklar dehşete uğrayarak dağıldılar, düğün meclisi, yine evlilik akdi okunmaksızın bozulmuş oldu, büyük babam da üzgün bir şekilde saraydan çıkıp kendi haremine giderek perdeleri çekti.

    Kader Belirleyici Rüya

    Ben de kendi odama gittim, gece olunca uyudum. O gece gördüğüm rüya benim gelecek kaderimi belirledi. Rüyamda gördüm ki; Hz. İsa (a.s), Şem’un Safa ve havarilerden bir grup kimseler, büyük babamın köşkünde toplanmışlardı, tahtın yerinde de kendisinden nur saçan çok yüksek bir minber vardı.
    Bu sırada Hz. Muhammed (s.a.a), O Hazretin damat ve halifesi (Hz. Ali -a.s-) ve evlatlarından bir grup kimseler, köşke girdiler. Hz. İsa (a.s), O Hazreti karşıladı, bağrına basarak birbirlerine sarıldılar. O anda Hz. Muhammed (s.a.a) şöyle buyurdular:
    “Ey Resulullah! Senin vasin Şem’un’un kızı Meleke’yi oğlum (İmam Hasan Askeri –a.s-) için istemeye gelmişim.”
    Hz. İsa (a.s) Şem’un’a bakarak şöyle dedi:
    “Ey Şem’un! Mutluluk sana yönelmiş, bu mübarek evlilik için olumlu cevap ver; kendi soyunu Âl-i Muhammed (s.a.a)’in soyu ile aşıla!”
    Şem’un; “İtaat ederim” dedi.
    Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.a), minberin üzerinde oturup nikah akdinin hutbesini okudu ve beni oğluna (İmam Hasan Askeri’ye) nikahladı.
    Hz. İsa, havariler ve Hz. Muhammed (s.a.a)’in evlatlarının hepsi bu evliliğe tanık oldular. Uykudan kalktığımda, canımdan korkarak uykumu babama ve dedeme anlatmadım; zira beni öldürmelerinden korktum. İşte bu yüzden rüyamdaki bu macerayı bir sır olarak sakladım.
    Bu rüyadan sonra, İmam Hasan Askeri (a.s)’a olan sevgi ateşi, kalbimde öyle alevlendi ki, artık yemek ve içmekten kesildim. Yavaş yavaş zayıf ve takatsiz oldum, sonuçta hastalandım. Büyük babam, Rum memleketinde var olan doktorları, beni tedavi etmeleri için getirdi, ama hiçbirisinin bir yararı olmadı. Büyük babam, tedavilerden ümidini kesince şefkatle şöyle dedi: “Ey gözümün nuru! Kalbinde yerine getirebileceğim bir arzun var mıdır?”
    Dedim ki: “Şefkatli babam! Kurtuluş kapılarını yüzüme kapalı görüyorum. Ama eğer senin zindanında bulunan Müslüman esirlere işkence etmekten vazgeçip onları hapisten serbest bırakırsanız, ümit ederim ki, Hz. İsa (a.s) ve annesi Meryem bana şifa verirler.”
    Babam benim isteğimi kabul etti, ben de zahirde biraz iyileştiğimi izhar ettim, yavaş-yavaş yemeğe başladım. Babam çok sevindi, eskiye oranla Müslüman esirlere daha iyi davranmaya çalıştı.

    On Dört Geceden Sonra İkinci Rüya

    On dört geceden sonra şu rüyayı gördüm: Hanımların hanım efendisi Hz. Fatımat’üz- Zehra (a.s), Hz. Meryem ve cennet hurilerinden yetmiş bin kişi gelerek şeref verdiler. Hz. Meryem bana bakarak; “Dünya kadınlarının hanım efendisi olan bu kadın, senin eşinin (büyük) annesidir.” dedi.
    Ben Hz. Fatıma (a.s)’ın eteğinden tutarak ağladım ve İmam Hasan Askeri (a.s)’ın beni görmeye gelmemesinden dolayı şikayet ettim.
    Hz. Fatıma (a.s) şöyle buyurdular:
    “Sen Hıristiyan dininde olduğun müddetçe, oğlum seni görmeye gelmeyecektir; bu bacım Meryem, senin dininden Allah’a sığınıyor. Eğer Allah-u Teala, Hz. İsa ve Meryem’in senden razı olmalarını ve oğlumun seni görmeye gelmesini istiyorsan, Allah’ın birliğine ve babam Hz. Muhammed’in risaletine ikrar et ve şehadeteyni (yani eşhedu en lâ ilahe ilellah ve eşhedu enne Muhammed’en resulullah) söyle.”
    Bu kelimeleri söylediğimde Hz. Fatıma (a.s) beni bağrına bastı; böylece ruhum rahatladı, sağlık durumum düzeldi.
    Sonra şöyle buyurdu: “Şimdi oğlum Hasan Askeri’yi bekle; yakında onu senin yanına göndereceğim.”

    Üçüncü Rüya ve Maşuku Görme

    O gün çok geç sona erdi, akşamın ulaşmasıyla, sevgiliyi görmeye muvaffak olabilmem için çabuk uyudum. Şansın iyiliğinden İmam Hasan Askeri (a.s)’ı rüyamda görünce şikayet edercesine şöyle dedim: “Ey kalbimin mahbubu! Neden bana cefa ettin, bu müddet içerisinde beni görmeye gelmedin? Ben canımı senin muhabbetin uğrunda telef ettim.”
    Buyurdular ki: “Benim seni görmeye gelmememin tek nedeni, senin Hıristiyan mezhebinde olman ve müşriklerin dini üzere yaşamandı. Şimdi İslam’ı kabul ettiğinden dolayı, ben her gece, Allah Teala bizi zahirde birbirimize kavuşturana dek seni görmeye geleceğim.”
    O geceden şimdiye kadar, hiçbir gece beni kendisini görmekten mahrum etmemiştir; sürekli rüya aleminde onu görmeye muvaffak oluyorum.”

    Rum İmparatoru Kızının Esir Olma Macerası

    Buşr şöyle diyor:
    Meleke hanıma; “Nasıl esaret tuzağına düştünüz?” diye sorduğumda şöyle cevap verdiler:
    Gecelerin birinde, İmam Hasan Askeri (a.s) rüya aleminde bana şöyle buyurdular:
    “Senin büyük baban, bugünlerde bir orduyu Müslümanlara karşı savaşa gönderecektir; kendisi de orduyla birlikte savaş cephesine gidecektir. Sen de cephe arkasında hizmet için savaşa katılan kadınların elbisesini giy, tanınmayacak bir şekilde hizmetkar kadınlarla birlikte, muradına ermen için cepheye doğru hareket et.”
    Birkaç günden sonra Rum ordusu, savaş cephesine doğru hareket etti, ben de İmam (a.s)’ın buyurduğu şekilde kendimi cephe arkasına ulaştırdım. Çok geçmeksizin savaş ateşi alevlendi. Nihayet İslam’ın ön sıradaki askerleri bizi esir aldılar. Daha sonra kayıklarla Bağdat’a doğru hareket ettik. Gördüğün gibi Fırat nehrinin kıyısında kayıklardan indik. Şimdiye kadar benim Rum İmparatorluğu şahının torunu olduğumu, senden başka hiçbir kimse bilmiyor; sana da ben söyledim.
    Savaş ganimetlerini böldüklerinde, ben yaşlı bir adamın payına düştüm. O ismimi sordu; tanınmak istemediğimden dolayı ismim Nercis’tir dedim.”
    Buşr sözünün devamında şöyle diyor:
    Nercis’e; “Sen Rumlu olduğun halde, nasıl Arapça’yı böyle güzel biliyorsun?” diye sordum.
    Cevaben şöyle dedi:
    “Büyük babam, benim eğitimime çok özen gösteriyordu; çeşitli millet ve kavimlerin adap ve dillerini öğrenmemi istiyordu. Bundan dolayı, kendi tercümanı olan Arapça bilen bir kadına, Arapça’yı gece- gündüz bana öğretmesini emretti. İşte bu yüzden Arapça dilini iyice öğrendim ve bu dille konuşmaya muvaffak oldum.”

    Meleke Hatun ve Semavi Hediye

    Buşr şöyle devam ediyor:
    Kısa bir bekleyişten sonra Bağdat’tan Samirra’ya hareket ettik. Onu, İmam Ali Naki (a.s)’ın yanına götürdüm. İmam (a.s) kısaca hal-hatır sorduktan sonra şöyle buyurdular:
    “Allah-u Teala, İslam’ın izzetiyle Hıristiyanlığın zilletini ve Hz. Muhammed ile Ehl- i Beyti’nin azametini nasıl size gösterdi?”
    Cevaben şöyle dedi:
    “Ey Peygember’in oğlu! Sizin benden daha iyi bildiğiniz şey hakkında ben ne diyeyim!”
    İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdular:
    “İhtiram için sana hediye vermek istiyorum; On bin altın mı, yoksa ebedi övünç ve şeref mayası olan sevindirici müjdeyi mi vereyim; hangisini seçiyorsun?”
    Meleke: “Bana evlat müjdesi veriniz.”
    İmam (a.s): “Dünyanın doğu ve batısına malik olacak; yeryüzü zulüm ve adaletsizlikle dolduktan sonra onu adaletle dolduracak olan bir evladı sana müjdeliyorum.”.
    Meleke: “Bu çocuğun babası kimdir?”
    İmam (a.s): “Resulullah (s.a.a) falan zaman rüya aleminde, seni torunu için istemiştir.”
    Daha sonra İmam (a.s) şöyle bir soru sordu:
    “O gece Hz. Mesih (İsa -a.s-) ve O’nun vasisi, seni kimle evlendirdi?”
    Meleke: “Senin oğlun İmam Hasan Askeri ile evlendirdi.”
    İmam (a.s): “Onu tanıyor musun?”
    Meleke: “Hz. Fatıma (a.s)’ın vesilesiyle Müslüman olduğum geceden itibaren her gece beni görmeye geliyordu.”

    Vuslat İçin Bekleyişin Sona Ermesi

    Söz buraya yetiştiğinde İmam Naki (a.s) hizmetçisine; “Bacım Hakime’nin buraya gelmesini söyleyin” buyurdular.
    Hakime Hatun İmam (a.s)’ın yanına geldiğinde Hazret: “Bacı! Beklediğim değerli hanım budur” dediler.
    Hakime, İmam (a.s)’ın bu sözünü duyur duymaz, Meleke’yi kucaklayarak yüzünden öptü ve çok sevindi.
    Sonra İmam (a.s) şöyle buyurdular:
    “Bacı! Bu hanımı eve götür ve dini meseleleri ona öğret. Bu yeni gelin, İmam Hasan Askeri (a.s)’ın eşi ve Kâim- i Âl- i Muhammed (s.a.a)’in annesidir.”

    (Bihar’ul-Envar, c. 51, s. 4-10)
    _________________
     
     
    4- Hz. Mehdi (a.s)’ın Doğumu

    Hz. Hüccet b. Hasan İmam-ı Asr (Hz. Mehdi -a.s-) Hicretin 255. yılı Şaban ayının on beşinde “Samerra”da gözlerini dünyaya açtı.
    İmam Muhammed Taki (a.s)’ın kızı Hekime şöyle naklediyor: İmam Hasan Askeri (a.s) beni çağırıp şöyle buyurdu: “Hala ! Bu gece Şaban ayının yarısıdır, bu gece bizim yanımızda iftar et! Allah Teala bu gece kendi hüccetini aşikar edecektir (dünyaya getirecektir.)"
    Hekime; “Doğacak oğlun annesi kimdir?”diye sordu.
    İmam (a.s); “Nercis’tir” dedi.
    Hekime, “Fedan olayım ! Ben onda hamilelikle ilgili hiçbir eser görmüyorum!”dedi.
    İmam (a.s); “Maslahat budur; dediğim gibi olacaktır” diye buyurdu.
    Hekime şöyle ekliyor: Eve girdim, selam verip oturdum. Nercis hatun geldi, ayakkabılarımı çıkarıp şöyle dedi:
    - “Benim banum (hanım efendi)! İyi geceler.”
    Hekime- “Bizim ailenin banusu sensin!”dedi.
    Nercis- “Hayır! Ben nerede, bu yüce makam nerede!”dedi.
    Hekime- “Kızım! Bu gece Allah-u Teala sana öyle bir evlat verecek ki, dünya ve ahiretin efendisi olacaktır” dedi.
    Hekime diyor ki: Nercis bu sözü benden duyunca utanarak oturdu. Ben namazımı kıldım, iftar edip uyudum. Gece yarısı uyandım, gece namazını kıldım, Nercis’in de uyumuş olduğunu gördüm, onda doğum alametlerinden hiçbir şey gözükmüyordu. Namazın takibinden (dua ve zikirden) sonra tekrar yattım. Çok geçmeksizin ıstırapla kalktım, Nercis’in de uyanmış olduğunu gördüm; namaz kılıyordu. Ama yine de doğum nişanelerinden hiçbir şey onda gözükmüyordu. Biraz şüpheye düştüm.
    Bu esnada İmam Hasan Askeri (a.s) kendi yerinden yüksek bir sesle: “Halacığım! Acele etme, doğum vakti yaklaşmıştır” buyurdular.
    İmam’ın sesini duyduktan sonra, Elif lam Mim (Bakara), Secde ve Yasin surelerini okumakla meşgul oldum. Aniden Nercis ıstırapla uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Ben ona yaklaştım, Allah’ın ismini dile getirdim (söyledim), "kendinde bir şey hissediyor musun?" diye sordum.
    Nercis- “Evet, halacığım!” dedi.
    Hekime- “Mustarip olma, güçlü ol; işte bu sana verilen müjdedir” dedi.
    Daha sonra beni ve Nercis’i uyku bastı. Uyananca, o göz nurunun doğmuş olduğunu gördüm, yedi uzvuyla secde halinde idi. Onu kucağıma aldım, onun doğum pisliğinden tertemiz olduğunu gördüm.
    Bu sırada İmam Hasan Askeri (a.s) bana seslenerek: “Halacığım! Oğlumu yanıma getir” diye buyurdular.
    Ben de o çocuğu İmam’ın yanına götürdüm. İmam (a.s) onu bağrına bastı, dilini onun ağzına bıraktı, elini gözü ve kulağına sürerek; “Oğlum! Benimle konuş” buyurdu. O bebek de şöyle dedi:
    “Eşhedu en la ilahe illellah, vahdehu la şerike leh ve eşhedu enne Muhammed’en Resulullah.”
    Daha sonra Hz. Ali’den babası İmam Hasan Askeri’ye kadar diğer İmamlara salat ve selam gönderdi. Sonra sustu.
    İmam (a.s); “Halacığım! Onu annesinin yanına götür, ona da selam versin; sonra tekrar yanıma getir!” buyurdu.
    Onu annesinin yanına götürdüm, selam verdi, annesi de onun cevabını verdi. Tekrar onu babasının yanına götürdüm..."

    (Bihar’ul-Envar, c. 51, s. 2)
    _________________
     
     
    5- Hz. Ali (a.s)’ın Düşüncesinde Hz. Mehdi (a.s)

    Esbeğ b. Nebate şöyle diyor:
    Bir gün Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’ın yanına vardım. O Hazret düşünceye dalarak (bir ağaçla) yere vuruyordu. Bundan dolayı: “Ey Emir’el-Muminin, neden düşünceye dalmışsınız ve niçin yere vuruyorsunuz; acaba o yere bir rağbetiniz mi vardır?” diye sordum.
    İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdular:
    “Allah’a and olsun ki, hayır! Ne bu yere ve ne de bu dünyaya hiçbir zaman rağbet etmedim. Sadece benim soyumdan gelecek olan 12. İmam hakkında düşünüyordum. Onun ismi Mehdi’dir; O, dünyayı zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır.”
    Arzettim ki: “Ey Emir’el-Muminin! Buyurduğunuz bu söz gelecekte gerçekleşecek mi?”
    İmam (a.s) cevaben: “Evet, söylediğim bu söz gerçekleşecektir; ben bunları ilim üzere diyorum. Ey Esbeğ! Onlar (Hz. Mehdi (a.s)’ın ashabı) bu ümmetin iyileridirler ve onlar bu ailenin iyileriyle birlikte olacaklardır” buyurdu.
    Arz ettim ki: “Ondan sonra ne olacaktır?”
    Buyurdular ki: “Daha sonra Allah Teala dilediğini yapacaktır. Şüphesiz O’nun bir takım irade ve maksatları vardır.”

    (Bihar, c. )
    _________________
     
    6- İmam Sadık (a.s)’ın İmam Mehdi (a.s)’ın Gaybetine Ağlaması

    Sudeyr-i Sayrufi şöyle diyor:

    Ben, Mufazzal b. Ömer, Ebu Besir ve Eban b. Teğlib ile birlikte mevlamız İmam Sadık (a.s)’ı oğlu ölen birinin ağladığı gibi toprağın üzerinde oturup ağladığını gördük. Hüzün ve kederin eseri yüzünden okunuyordu. Gözü yaşla dolduğu halde şöyle diyordu:
    “Seyyidî (efendim)! Senin gaybetin uykumu kaçırmış, yatacağım yeri daraltmış ve kalbimin rahatlığını elimden almıştır. Seyyidî (benim efendim)! Senin gaybetin, musibetimi ebedi musibetlere çevirmiştir...”
    Sudeyr diyor ki:
    İmam (a.s)’ın bu durumunu görünce şaşkınlığa uğradık ve büyük bir musibet veya olayın vuku bulmuş olduğunu zannettik. Bundan dolayı: “Ey yaratıkların en hayırlısının oğlu! Allah gözlerini ağlatmasın; ne için böyle ağlıyor ve göz yaşları döküyorsun? Bir olay mı olmuş?” dedik.
    İmam (a.s) derinden bir âh çekerek şöyle buyurdular:
    “Bu sabahleyin “Cefr”(1) kitabına baktım. Bu kitap kıyamete kadar olup bitecek olan bütün musibet, bela ve olayları içermektedir. O kitapta vuku bulacak her şeyle ilgili bilgiler vardır. Bu kitap sadece biz Ehl-i Beyt’e mahsus kılınmıştır. Kâimimiz olan Hz. Mehdi (a.s)’ın doğumu, gaybeti, ömrünün uzunluğu ve o zamanda müminlerin musibetlere uğraması, gaybetinin uzamasından dolayı kalplerde şüphelerin doğması, birçok insanın dinden çıkması ve İslam’ı bir kenara bırakmaları... hakkında birazcık düşündüm. İşte bundan dolayı üzülüp kederlendim ve kendimi tutamayıp ağladım...”(2)
    _________________
    1 - Cefr; Hz. Ali ve diğer İmamlar vasıtasıyla yazılan olay ve vakıaları içermektedir. Camia ise; bütün ilimlerin remzi olan Hz. Ali (a.s)’ın kitabıdır. Her iki kitap, imamet emanetlerindendir.
    2 - Bihar, c. 51, s. 219 Özet olarak tercüme edilmiştir.
    _________________
     
     
    7- Gaybet, Allah’ın İnsanları Onunla Denediği Bir Mihnettir

    Ali b. Cafer, kardeşi Musa b. Cafer (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor:
    “Benim beşinci torunum (İmam Mehdi) gaybete çekildiğinde dininizi korumaya çalışın; sakın bir kimse sizi ondan uzaklaştırmasın. Evladım! Bu velayet sahibinin kaçınılmaz bir gaybeti olacaktır; öyle ki, bazı müminler inançlarından döneceklerdir. Bu, Allah’ın kullarını onunla denediği bir mihnettir. Eğer baba ve dedelerin, bundan daha doğru ve sağlam bir din bilmiş olsalardı mutlaka ona uyarlardı.”
    Ali b. Cafer diyor ki:
    İmam (a.s)’a: “Efendim, sizin beşinci torununuz kimdir?” diye sorduğumda İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Ey evladım! Sizin akıllarınız bunu idrak etmekten acizdir; sabrınız onu tahammül etmeye yetersizdir; yaşayacak olursanız onu görmeye muvaffak olursunuz.”

    (Bihar, c. 51, s. 150)
    _________________
     

    8- İmam Mehdi (a.f)’in Mektubu

    İmam Mehdi (a.f)’in dördüncü naibi (vekili) olan Ali b. Muhammed-i Semeri, hicretin 329. Yılında dünyadan göçtü ve onun ölümüyle de gaybet-i kubra başlamış oldu. O vefat etmeden önce İmam Mehdi (a.s) ona şöyle bir mektup yazdı:

    “Ey Ali b. Muhammed-i Semeri! Allah Teala senin ölüm musibetinden dolayı kardeşlerine büyük mükafat versin. Sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin. O halde işlerini toparla ve vefatından sonra kendin için yerinde oturacak bir vasi tayin etme. Şüphesiz artık gaybet-i kubra zamanı ulaşmıştır. Allah Teala izin vermedikçe zuhur gerçekleşmeyecektir; bu da uzun bir zaman geçtikten, kalpler katılaştıktan ve yeryüzü zulümle dolduktan sonra olacaktır. Bir zaman gelecek ki, Şialardan bazıları beni gördüklerini iddia edecekler. Bilin ki, her kim Süfyani’nin hurucundan (ortaya çıkışından) ve gök sesinden önce böyle bir iddiada bulunursa, yalancı ve iftiracıdır.(1) Güç ve kudret ancak yüce Allah’tandır.”(2)
    Ali b. Muhammed Semeri, vefatından altı gün önce mektubu Şialara göstermiş ve altı günden sonra dünyadan göçmüştür. Artık o zamandan sonra Gaybet-i Kubra (büyük gizlik) başlamıştır.
    _________________
    1 - İmam (a.s)’ın bu sözden maksadı, O’nun tarafından niyabetliği iddia eden kimselerdir. Zira büyük alimlerden bir çoğu İmam Mehdi (a.s)’ın huzuruna varıp sorunlarını O’nun vesilesiyle halletmişlerdir.
    2 - Bihar, c. 51, s. 361
    _________________
     
    9- Hz. Resulullah (s.a.a)’in Sözlerinde Hz. Mehdi (a.f)’in Gaybeti

    İmam Ali (a.s) diyor ki: Resulullah (s.a.a) bana hitaben şöyle buyurdular:

    “...Ya Ali! Sen bendensin ve ben de sendenim. Sen benim kardeşim ve vezirimsin. Vefat ettiğimde bir takım kimselerin göğüslerinde sana karşı kin ve düşmanlıklar kendini gösterecektir. Benden sonra bir takım helak edici kör fitneler vuku bulacaktır. Bu fitne herkesi saracaktır. Bu olay, senin soyundan olan yedinci İmam’ın (Hz. Sadık’ın) evlatlarından beşincisi İmam’ın (Hz. Mehdi’nin) gaybetinden sonra baş gösterecektir. Onun gaybete çekilmesiyle yer ve gök ehli mahzun olacaklardır. Nice mümin erkek ve kadınlar, onun gaybeti döneminde âh çekecek, dertli ve hayranlık içerisinde olacaklardır.”
    Daha sonra Resulullah (s.a.a) başını aşağı eğdi. Sonra başını kaldırarak şöyle buyurdular:
    “Babam ve anam, adaşım olan, benim ve Musa b. İmran’ın benzeri olan kimseye feda olsun. Onun üzerinde nurdan elbiseler vardır...
    Onun gaybetinde dertli ve üzüntülü olanlar için üzülüyorum. Onlar, yakından duyulan bir ses gibi uzaktan bir ses duyacaklar. Bu ses, müminler için bir rahmet ve kafirler için ise bir azaptır.”
    Emir’ul-Müminin (a.s) diyor ki: Resulullah (s.a.a)’e: “O ses ne sesidir?” dediğimde buyurdular ki: “Recep ayında üç defa, uzakta ve yakında olanların duyacağı bir ses gelecektir. Birinci seste şöyle denilecektir: “Ela lanetullah alel kavm’iz- zalimin.” (Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.)
    İkinci seste ise, şöyle denilecektir: “Ezifet’il- azife.” (Kıyamet günü yaklaşmıştır.)
    Üçüncü seste ise, güneşin yakınında birisinin şöyle dediği görülecektir: “Ey insanlar! Bilin ki, Allah-u Teala falan oğlu falanı -İmam Ali’ye kadar babalarının ismini sayacaktır- göndermiştir. Artık zalimlerin helak olma zamanı gelmiştir. İşte bu zaman kurtuluş zamanıdır (Hz. Mehdi’nin zuhur etme zamanıdır); dostlarının göğüslerine şifa verecektir; kalplerindeki hıncı giderecektir.”
    Emir’ul-Müminin Ali (a.s) diyor ki Hz. Peygamber’e: “Ya Resulellah! Benden sonra kaç İmam olacaktır?” diye sorduğumda buyurdular ki: “Hüseyin’den sonra dokuz İmam olacaktır; onların dokuzuncusu ise, onların kâimi (kıyam edeni)’dir.”

    (Bihar, c. 36, s. 337; c. 51, s. 108)
    _________________
     
     
    10- Hz. Ali (a.s)’ın Sözünde İmam Mehdi (a.s)’ın Gaybeti

    İmam Hasan (a.s), babası Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

    “Allah-u Teala, ahir zamanda, çok sıkıntılı bir dönemde ve halkın dini meselelerden cahil kaldığı bir asırda, (insanların hidayeti için) bir şahıs gönderecektir. Allah Teala onu melekleriyle teyit edecek, onun yardımcılarını koruyacak, kendi ayet ve nişaneleriyle ona yardımda bulunacak ve onu yeryüzüne musallat kılacaktır; öyle ki, herkes isteyerek veya istemeyerek Allah’ın dinini kabul etmek zorunda kalacaktır.
    O yeryüzünü adalet, nur ve burhanla dolduracaktır. Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar ona boyun eğecektir. İman etmemiş bir kafir, ıslah olmamış bir facir bile kalmayacaktır.
    Onun saltanatı zamanında yırtıcı hayvanlar sulh içerisinde yaşayacak, yeryüzü bitkilerini çıkaracak, gök bereketini indirecek, hazineler onun için aşikar olacak ve 40 yıl doğu ve batıya hükümet edecektir. Ne mutlu onun dönemini gören ve sözlerini duyan kimseye!”

    (Bihar, c. 44, s. 20; c. 52, s. 280)
    _________________
     
    11- İlginç Bir Öykü

    Ahmed b. Ebî Ruh şöyle diyor:

    Dinever halkından bir kadın beni çağırdı. Yanına gittiğimde şöyle dedi: “Ey Ebu Ruh’un oğlu! Sen bizim bölgede, din ve takva açısından herkesten daha güvenilir birisin. Sana, sahibine ulaştırman için bir emanet vermek istiyorum.”
    Cevabında. “Allah’ın izniyle bunu yaparım” dedim.
    Dedi ki: “Bir miktar para bu mühürlü kese içerisindedir. Sakın onu açarak ona bakma. Bu parayı, kesenin ağzını açmadan içerisinde olanı sana söyleyen kimseye ver ancak. Bu da, on dinar değerinde olan küpemdir; on dinar değerinde olan üç tane inci de onun içerisindedir. Benim Sahib’uz- Zaman (a.s)’a bir hacetim vardır. Ondan sormadan onu bana bildirmesini istiyorum.
    “Hacetin nedir?” diye sorduğumda şöyle dedi: Annem, evliliğimde on dinar borç almıştır. O borcu kimden aldığını ve onu kime ödeyeceğimi bilmiyorum! Eğer Sahib’uz-Zaman (a.s) onun kim oluğunu sana söylerse, bu keseyi İmam (a.s)’ın gösterdiği kimseye verirsin.
    Ben kendi kendime dedim ki: “Eğer Cafer b. Ali (İmam Ali Naki zamanında imamet iddiasında bulunan yalancı Cafer) onu benden isterse, ne söylemem gerekir?
    Daha sonra kendi kendime şöyle dedim: Bu, benimle Cafer arasında bir çeşit imtihandır (yani eğer o, zamanın imamı olursa, demeden bilecektir ve benim dememe bile gerek yoktur).
    Ahmed b. Ebi Ruh sözünün devamında şöyle diyor:
    Ben o malı alıp Bağdat’ta (İmam’ın Vekili olan) Haciz b. Yezid-i Veşşa’nın yanına gittim. Selam verip oturdum.
    Haciz: “Bir işin mi vardır?” diye sordu.
    Cevabında şöyle dedim: Bir miktar mal yanımda vardır. O zaman onu size verebilirim ki, Sahib’uz-Zaman (a.s) tarafından onu ve miktarını kimin gönderdiğini söyleyesin. Bunları söylediğin takdirde onu size verebilirim ancak.
    Haciz dedi ki: “Ey Ahmed! Bu malı Samerra’ya götür.”
    Dedim ki: Lâ ilâhe illellah! Ne büyük bir işi üstlenmişim!
    Oradan dışarı çıkarak Samerra’ya gittim. Kendi kendime dedim ki: İlk önce Cafer’e uğrayayım. Daha sonra dedim ki: Hayır! İlk önce İmam Hasan Askeri (a.s)’ın evine gideceğim. Eğer doğru cevap verirlerse, emaneti onlara veririm aksi takdirde Cafer’in yanına giderim.
    İmam Hasan Askeri (a.s)’ın evine yetiştiğimde, bir hizmetçi evden dışarı çıkarak; "Sen Ahmed b. Ebi Ruh musun?” diye sordu.
    Cevabında: “Evet!” dedim.
    Hizmetçi: “Bu mektubu al oku!” dedi.
    Mektubu alıp okuduğumda şöyle yazılmış olduğunu gördüm:
    “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ey Ebu Ruh’un oğlu! Dîranî kızı Atike, emanet olarak sana bir kese vermiştir. Senin zannınca b. dirhem onun içerisinde vardır; oysa öyle değildir. Ne keseyi açtın ve ne de onda ne kadar olduğunu öğrenebildin. Ama bil ki, kesede bin dirhem ve elli dinar vardır. Yine o kadın, değerinin on dinar olduğunu tahmin ettiği bir küpe sana vermiştir. Tahmini doğrudur. İki yüzük kaşıyla üç inci de o kesenin içerisindedir. O incileri on dinara almış ama onların değeri on dinardan fazladır. O küpeleri falan hizmetçimize ver; onları ona bağışladım. Sonra Bağdat’a giderek paraları Haciz’e ver ve o paradan bir miktarını ise, yol masrafın için sana verecektir; o parayı al.
    Kadının, evlendiğinde annesinin birisinden borç aldığı ve kimden aldığını da bilmediği on dinara gelince; bil ki o, annesinin aldığı borcu, nasibi (Ehl-i Beyt) düşmanı bir kadın olan Ahmed kızı Gülsüm’den almış olduğunu biliyor. Ama o parayı nasibi bir kadına vermek Atike’ye ağır geliyor. O, o parayı fakir kız kardeşleri arasında bölmek istiyor ve bizden de bu konuda icâze istemiştir. O halde o parayı fakir kız kardeşleri arasında taksim etsin.
    Ey Ebu Ruh’un oğlu! Cafer’in yanına giderek onu denemen de gerekli değildir. Çabuk kendi evine dön ki, amcan vefat etmiştir. Allah onun mal ve ailesini sana rızk olarak vermiştir.”
    Ahmed b. Ebî Ruh diyor ki: Ben hemen Bağdat’a döndüm; para kesesini ise Haciz’e verdim. Haciz de paraları saydı. Para, İmam (a.s)’ın yazdığı miktarda idi. Haciz o paralardan otuz dinar bana verdi. Ben de otuz dinarı alarak Bağdat’taki evime döndüm. Orada amcamın vefat ettiğini bana söylediler. Akrabalar benden, onların yanına gitmemi istediler. Ben de onların yanına gittim. Gerçekten amcam vefat etmişti. Amcamdan üç bin dinarla yüz bin dirhem bana miras yetişti.

    (Bihar, c. 51, s. 295)
    _________________
     
    12- Mukaddes-i Erdebilî İmam Zaman (a.s)’ın Huzurunda

    Bir grup cemaat, çok değerli bir alim olan Seyyid Emir Allam’dan şöyle dediğini nakletmektedir:

    Gecelerin birinde Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın hareminin avlusunda dolaşıyordum ve gecenin çoğu geçmişti. Bu esnada bir adamın hareme doğru geldiğini gördüm. Ona doğru gittim. Yaklaştığımda bir de baktım ki, o şahıs üstad ve mevlamız Ahmed-i (Mukaddes-i) Erdebili’dir. Kendimi ondan sakladım. O haremin kapısına doğru gitti. Kapı kapalıydı ama o kapıya yetişir yetişmez kapı açıldı, o da içeri girdi. Onun, biriyle yavaşça konuştuğunu duydum. Daha sonra haremden dışarı çıktı ve onun çıkmasıyla kapı da kapandı.
    Ben onun arkasına takıldım. Necef şehrinden dışarı çıkarak Kufe’ye doğru hareket etti. Ben de, o beni görmeyecek bir şekilde onun peşice gidiyordum. Nihayet Kufe mescidine ulaştı. Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın şehit olduğu mihraba doğru gitti. Bir müddet orada durdu. Sonra dönüp camiden dışarı çıkarak Necef’e doğru hareket etti. Ben Necef şehrinin giriş kapısına kadar öylece onun peşice gidiyordum. Orada öksürmem tuttu ve kendimi kontrol edemeyerek öksürdüm. Benim öksürmemi duyunca geriye dönüp bana baktı. Bana: “Sen Emir Allam mısın?” dedi.
    Cevabında: “Evet!” dedim.
    Üstad: “Burada ne yapıyorsun?” diye sordu.
    Dedim ki: “Siz Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın hareminin avlusuna girdiğiniz andan itibaren ben sizinleyim. Seni bu kabrin sahibine ant veriyorum ki, bu gece senin için gerçekleşen şeyleri baştan sonuna kadar bana anlat.”
    Üstad: “Anlatırım şu şartla ki, hayatta olduğum müddetçe kimseye söylemeyesin!” dedi.
    Kimseye söylemeyeceğimden emin olunca şöyle buyurdular: “Evladım! Bazen ilmî meselelerle ilgili bazı sorunlarla karşılaşıyorum. Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın huzuruna vararak sorunun çözümünü ondan istiyorum. O Hazret de bu sorularıma cevap veriyor. Bu gece de bir sorunun çözümü için O’nun huzuruna vardım ve Allah’tan, mevlam Ali (a.s)’ın sorularıma cevap vermesini istedim. Aniden kabr-i şeriften bir sesin şöyle buyurduğunu duydum:
    “Kufe camisine git ve onu oğlum Kâim (Hz. Mehdi)’den sor! Zira o senin İmamındır.”
    Ben de bu emir gereğince Kufe camisine gittim. Sahib’uz-Zaman’ın hizmetine vardım, sorumu sordum ve cevaplarımı alarak geri döndüm. Şimdi de kendi evime gidiyorum.”

    (Bihar, c. 52, s. 174)
    _________________
     
     
    13- Yeryüzünü Adaletle Dolduracak Olan Çocuk

    Ahmed b. İshak (İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Kum’daki vekili) şöyle diyor:

    İmam Hasan Askeri (a.s)’ın huzuruna vararak, O’nun vasisi hakkında soru sormak istiyordum. İmam (a.s), ben bir şey söylemeden şöyle buyurdu:
    “Ey Ahmed! Allah-u Teâla, Adem’i yarattığı günden şimdiye kadar yeryüzünü hüccetsiz bırakmamıştır, kıyamet gününe kadar da hüccetsiz bırakmayacaktır. İlahi hüccetin bereketiyle yeryüzü halkından sıkıntılar giderilir, yağmur yağar ve yer bereketlerini dışarı çıkarır.”
    Arzettim ki: “Ey Resulullah’ın oğlu! Sizden sonra İmam ve vasi kimdir?”
    İmam (a.s) aceleyle yerinden kalkarak iç odaya geçti ve omzunda üç yaşındaki nur topu gibi bir çocuk olduğu halde gelerek şöyle buyurdu:
    “Ey Ahmed! Eğer Allah-u Teâla katında ve O’nun hüccetleri yanında değerli birisi olmasaydın bu çocuğu sana göstermezdim. İşte bu oğlum, Resulullah (s.a.a)’in adını ve künyesini taşımaktadır. Bu, yeryüzünü, zulümle dolduktan sonra adaletle dolduracak olan kimsedir.
    Ey Ahmed! Onun misali ümmetin arasında Hızır ve Zulkarneyn misali gibidir. Allah’a andolsun ki O, gaybete çekilecektir; öyle ki O’nun gaybeti döneminde, Allah-u Teâla’nın, Mehdi’nin imametine itikat etmede sabit kıldığı ve O’nun zuhuru için dua etmeye muvaffak ettiği şahıslar hariç kimse helak olmaktan kurtulamayacaktır.”
    Arzettim ki: “Ey mevlam! Bu çocuğun imametine daha çok mutmain olacağım ve onun Kâim-i Bihak’ın kendisi olduğunu gösterecek bir nişanesi var mıdır?”
    Bu esnada o çocuk fasih bir Arapça’yla şöyle buyurdu:
    “Ben, Bakıyyetullah’ım (Allah’ın yeryüzündeki kalan son hüccetiyim), Allah’ın düşmanlarından intikam alacak olan benim! O halde Allah’ın hüccetini gözünle gördükten sonra artık diğer bir nişane isteme.”
    Ahmed b. İshak diyor ki: “Ben çok sevinçli bir halde İmam Hasan Askeri’den izin alarak dışarı çıktım. Ertesi gün İmam (a.s)’ın yanına dönerek arzettim ki: “Ey Resulullah’ın oğlu! Dün bana lütufta bulunduğunuzdan (aziz evladınızı bana gösterdiğinizden) dolayı çok mutlu oldum. Ama Hızır ve Zulkarney’den ondaki olan sünnet ve nişane nedir?”
    İmam (a.s) buyurdu ki: “Ey Ahmed! Gaybetinin uzun olmasıdır…”

    (Bihar, c. 52, s. 24)
    _________________
     
     
    14- İmam Mehdi (a.s)’ın İshak’ın Mektubuna Cevabı

    İshak b. Yakub şöyle diyor:

    Muhammed b. Osman-ı Amiri’den, birtakım zor meseleleri içeren mektubumu Hz. Mehdi (a.s)’ın huzuruna ulaştırmasını rica ettim. Mektubumun cevabı, mevlamız Hz. Mehdi (a.s)’ın kendi hattıyla bana ulaştı. Mektubun cevabı şöyleydi:
    “Akraba ve amca oğullarımdan beni inkar etmeleri hakkındaki sorduğun soruya gelince; -Allah seni hidayet edip direnişli kılsın- bilmelisin ki, Allah’la hiç kimse arasında akrabalık bağı yoktur. Kim beni inkar ederse, benden değildir. Onun yolu, Nuh’un oğlunun yoludur. Amcam Cafer ve oğullarının yolu ve tutumları, Yusuf’un kardeşlerinin yol ve tutumları gibidir…
    Mallarınıza gelince; onları kabul etmemizin sebebi pâk olmanız içindir. Öyleyse isteyen versin istemeyen vermesin. Allah’ın bize verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.
    Ferecin (kurtuluşun) gerçekleşmesine gelince; o Allah’ın iradesine bağlıdır. Zuhur için vakit belirleyenler yalancıdırlar...
    Vuku bulan vakıalara gelince; o vakıalarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Zira onlar, sizlere olan hüccetimdir; ben de Allah’ın onlara olan hüccetiyim…
    Mallarımızı ellerinde bulunduranlara gelince; kim o mallardan bir şeyi helal bilip yerse, ateş yemiştir…
    Gaybetin vuku bulmasının nedenine gelince; Allah Teâla buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.” (1) Babalarımdan her birinin boynunda, zamanlarındaki tağutların biati vardı, ama ben öyle bir zaman kıyam edeceğim ki tağutlardan hiçbirinin biati boynumda olmayacaktır.
    Gaybetim döneminde benden faydalanmaya gelince; bu dönemde benden faydalanmak, bulutlarla örtülen güneşten yararlanmaya benzer. Ben yeryüzü ehli için kurtuluş ve emniyet vesilesiyim. Nitekim yıldızlar da gök ehli için emniyet vesileleridir. Öyleyse sizi ilgilendirmeyen şeyleri sormayın. Sizden istenilmeyen şeyleri görmek için kendinizi zahmete düşürmeyin. Ferecin çabuk olması için çok dua edin. Çünkü dua sizin kurtuluş vesilenizdir.
    Ey İshak b. Yakub! (Allah’ın) selamı sana ve hidayete tabi olanlara olsun.” (2)
    _________________
    1 - Maide / 101
    2 - Bihar, c. 53, s. 180
    _________________
     
    15- İmam Mehdi (a.s) Açısından Babaya Hizmet

    Necef’ul-Eşref’te işçi bir adamın yaşlı bir babası vardı, ona hizmet etmede hiçbir kusur yapmazdı. Öyle ki babasının tuvalet ibriğini bile kendisi götürüyor ve o dışarı çıkana kadar bekliyordu, dışarı çıktıktan sonra da onu odasına yetiştiriyordu.
    O sürekli Çarşamba geceleri Sehle camisine gidip ibadetle meşgul oluyordu. Sehle camisinin amellerinden dolayı, çarşamba geceleri babasının hizmetinde bulunamıyordu. Ama bir müddetten sonra Çarşamba geceleri Sehle camisine giderek orada ibadet etmeyi terk etti.
    Ona: “Neden artık Sehle camisine gitmiyorsun?” diye sorduklarında şöyle cevap verdi:
    “Kırk Çarşamba gecesi oraya gittim, kırkıncı Çarşamba gecesi de Sehle cemisinde ibadet yapmak için öğleden sonra yola çıkmada çabuk davranmadım. Guruba yakın bir zamanda yalnız başıma yola koyuldum. Yolun üçte biri kalmıştı, hava da çok karanlıktı. Aniden ata binmiş bir Arab’ın bana doğru geldiğini gördüm. Ben kendi kendime; “Bu adam yol kesicidir, beni soymak istiyor” diye düşündüm. Bana yetişir yetişmez Arapça: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
    Ben: “Sehle cemisine” diye cevap verdim.
    Atlı: “Yanında yiyecek bir şey var mı?”
    Ben: “Hayır!”
    Atlı: Elini cebine sok!”
    Ben: “Cebimde bir şey yoktur.”
    Atlı bu defa biraz sert bir şekilde aynı sözünü tekrarladı. Ben elimi cebime soktuğumda, çocuklar için almış olduğum fakat unuttuğum bir miktar kuru üzüm olduğunu gördüm. Bu esnada üç kez şöyle buyurdu: “Usiyke bil’avd, usiyke bil’avd”(1) “Geri dönerek yaşlı babanın hizmetinde olmanı tavsiye ediyorum.”
    Daha sonra gözümden kayboldu. Sonra onun Hz. Mehdi (a.s) olduğunu ve hatta Çarşamba geceleri dahi babamın hizmetinde olmamı istediğini anladım. Bu yüzden artık Sehle camisine gitmedim ve o ibadetleri terk ettim.” (2)
    _________________
    1 - Avd, onların dilinde yaşlı babaya deniliyordu.
    2 - Bihar, c. 53, s. 246
    _________________
     
     
    16- Hemedan Halkından Birisinin İmam Zaman (a.s)’la Görüşmesi

    Büyük mühaddislerden olan Ahmed b. Faris Edib şöyle rivayet ediyor:

    Hemedan’da “Beni Raşid” olarak meşhur olan bir taife vardı, bunların hepsi Şii ve İsna Aşeri idiler. Onlardan bazılarına: “Neden Hemedan halkı arasında sadece sizler şiisiniz?” diye sordum.
    Aralarından, simasından salih ve mümin biri olduğu belli olan yaşlı birisi şöyle dedi: “Bizim Şii olmamızın nedeni şudur ki; bizim dedemiz olan Raşid- ki bizim kabilemiz ona mensuptur- bir yıl Mekk’eye gitti, o şöyle diyordu:
    “Mekke’den döndüğümde birkaç konak yol kat ettikten sonra deveden inip biraz yaya olarak yürümek istedim. Bunun üzerine deveden inip epeyce yaya olarak yürüdüm. Yorulup güçsüzleşince kendi kendime şöyle dedim: Yorgunluğumun çıkması için biraz yatayım, kafile yetişince kalkarım. Bu düşünceyle yattım ama güneşin sıcaklığını bedenimde hissedince uyandım. Uyandığımda kafilenin geçip gittiğini ve o çölde kimsenin olmadığını anladım. Bundan dolayı dehşete kapıldım. Çünkü ne yolu tanıyordum ve ne de kafileden bir eser göze çarpıyordu. Allah’a tevekkül ederek şöyle dedim: Yoluma devam edeceğim, Allah nereye isterse oraya götürecektir.
    Fazla bir yol katetmemiştim ki aniden yeşillik ve bayındır bir yerde olduğumu gördüm, sanki oraya yeni yağmur yağmıştı, toprağı ise çok güzel kokulu bir toprak idi. O bölgede kılıç gibi parlayan bir saray gördüm. Kendi kendime dedim ki: Keşke, şimdiye kadar eşini ve benzerini görmediğim ve duymadığım bu sarayın ne ve kimin malı olduğunu bir bilseydim! Derken o saraya doğru hareket ettim. Sarayın kapısına yetiştiğimde, beyaz derili iki hizmetçinin olduğunu gördüm. Selam verdim, onlar en güzel bir şekilde selamının cevabını verdiler. Sonra bana: “Otur! Allah senin mutluluğunu istemiştir” dediler. Ben de orada oturdum.
    Onlardan biri saraya girdi, kısa bir süre sonra dışarı çıkarak: “Kalk içeri gir” dedi. Sarayın içerisine girdiğimde, çok azametli ve eşsiz bir saray olduğunu gördüm. Hizmetçi ileri giderek, odanın kapısına asılan perdeyi kenara itti, derken odanın ortasında oturmuş olan bir genci gördüm; bir kılıç da onun başının üzerine asılmıştı, neredeyse kılıcın ucu onun başına dokunacaktı. O genç, karanlık bir gecede parlayan dolunay gibi nurlu idi. Ben selam verdim, o da en güzel bir şekilde cevap verdi. Sonra şöyle buyurdu: “Benim kim olduğumu biliyor musun?”
    Cevabında: “Allah’a andolsun ki hayır” dedim.
    Buyurdu ki: “Ben Kâim-i Âl-i Muhammed’im! Ben ahir zamanda, bu kılıcımla kıyam edecek olan şahısım. Yeryüzünü zulümle dolduktan sonra adaletle dolduracak olan benim.”
    Bu sözü duyunca yere kapanıp yüzümü toprağa sürdüm. Buyurdu ki: “Böyle yapma, ayağa kalk. Sen Hemedan halkından falan şahıssın.”
    Arzettim ki: “Evet, ey efendim ve mevlam.”
    Buyurdu ki: “Ailenin yanına dönmek istiyor musun?”
    Arzettim ki: “Evet, ey mevlam! Onların yanına dönerek Allah’ın bana lütufta bulunduğu bu kerameti onlara anlatmak ve onları müjdelemek istiyorum.”
    İmam (a.s) bu esnada hizmetçisine işaret etti, o da elimden tutarak bana bir kese para verdi ve benimle birlikte dışarı çıktı. Birkaç adım attıktan sonra aniden bir takım gölgeler, ağaçlar ve caminin minaresini gördüm.
    Benimle birlikte olan şahıs: “Burayı tanıyor musun?” diye sordu.
    Cevabında: “Bizim şehrimizin yakınında “Esed Abad” isminde bir şehir vardır, burası o şehre benziyor” dedim.
    Buyurdu ki: Evet, burası Esed Abad’dır; git muvaffak olasın.”
    Bu esnada o adam gözümden kayboldu, her tarafa baktım artık onu göremedim. Sonra Esed Abad’a gittim, orada keseyi açınca, içerisinde kırk veya elli dinar olduğunu gördüm. Oradan da Hemedan’a giderek akrabalarımı bir araya toplayıp başımdan geçen olayı onlara anlattım. O paralar yanımızda bulunduğu müddetçe, sürekli refah, hayır ve bereket içerisinde yaşıyorduk.”

    (Bihar, c. 52, s. 41)
    _________________
     
    17- İmam Zaman (a.f)’in Hükümeti

    İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

    “İmam Mehdi (a.s) kıyam ettiğinde, adaletle hükmedecektir, O’nun hükümeti döneminde zulüm ve haksızlık olmayacaktır, yollar emniyet ve güven içerisinde olacaktır, yeryüzünün bereketleri aşikar olacaktır, her hak sahibine ulaşacaktır, her mezhep ve meşrebin takipçileri Müslüman olup mümin olarak tanınacaklardır. Allah-u Teâla buyuruyor ki: “Yeryüzünde ve gökte olan herkes, istek ve rağbetle O’na teslim olacaklardır…”
    Daha sonra İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdular:
    “Bizim hükümetimiz hükümetlerin en sonu olacaktır, bizden önce bir takım gruplar, bizim hükümet yöntemimizi gördüklerinde; “hükümet bizim elimize geçseydi, biz de onlar gibi hükümet ederdik” diyememeleri için Allah Teâla onlara da yeryüzünde hükümet yapmaları için güç ve kudret verecektir. Ama onlar hakkı uygun bir şekilde uygulayamayacaklardır.”

    (Bihar, c. 52, s. 338)
    _________________
     
    18- İmam Mehdi (a.s)’ın Zuhuru

    Seyyid Himyeri şöyle diyor:

    Ben önceleri Gali mezhebinden(1) idim, Muhammed b. Hanefiyye’nin İmam olduğuna inanıyordum. Uzun bir müddet bu sapık inanç üzereydim. Nihayet Allah-u Teâla, bana lütufta bulunarak İmam Sadık (a.s) vesilesiyle beni hidayet etti, beni cehennem ateşinden kurtardı ve beni doğru yola hidayet etti. İmam Sadık (a.s)’da, O’nun bütün insanlara Allah’ın hücceti ve itaati herkese farz olan bir imam olduğuna dair yakinen iman etmeme sebep olan bir takım nişaneler gördüm.
    Bir güm İmam Sadık (a.s)’a şöyle dedim: “Ey Resulullah’ın oğlu! Yüce babalarınızdan, İmamlardan birisinin gaybetiyle ilgili bazı haberler nakledilmiştir, acaba sizden hanginiz gaybete çekilecektir?”
    İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu:
    “Bu gaybet, benim soyumdan altıncı torunum için gerçekleşecektir; O, Peygamber-i Ekrem’den sonra 12. İmamdır; O’nların ilki Emir’ul-Muminin Ali (a.s) ve sonuncusu ise Kâim’un bihak’tır, yeryüzünde Bakiyyetullah’tır, Sahib’uz-Zaman’dır. O, bir gün zuhur edecek ve yeryüzünü, zulüm ve sitemle dolduktan sonra adaletle dolduracaktır.”(2)
    _________________
    1 - Gali Mezhep, İmamları Allah’ın mertebesine çıkaranlara denir.
    2 - Bihar, c. 47, s. 317
    _________________
     
     19- İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Vasisi Kimdir?

    Ebu’l-Edyan şöyle diyor:

    İmam Hasan Askeri (a.s) vefat ettiğinde bir çocuk dışarı çıktı ve O Hazretin cenaze namazını kıldırdı ve O’nu toprağa verdiler. Biz oturmuştuk, bir grup adam Kum’dan gelerek İmam Hasan Askeri’yi sordular. Cevaplarında; “O, dünyadan göçtü” dediler. “Vasisi kimdir, kime baş sağlığı verelim?” dediklerinde halk, İmamın kardeşi Cafer-i Kezzabı gösterdiler. Halk gelerek selam verip onun imamet makamını tebrik ediyorlardı.
    Kum’dan gelenler Cafer-i Kezzab’a; “Bizim yanımızda bir miktar emanet mal ve mektuplar var; mektupların kime ait olduklarını ve malların miktarını söyler misiniz?” dediklerinde, Cafer ayağa kalkıp eteğini silkerek; “Bizden gaybı bilmemizi mi bekliyorsunuz?” dedi.
    Bu esnada hizmetçi dışarı çıkarak; “Mektuplar filan adamlardandır ve yanınızda on dinarı sahte olmak üzere bin dinar para vardır” dedi.
    Mektupları ve malları ona vererek; “Bu haberi senin vasıtanla ileten her kim ise İmam da odur” dediler.

    (Kemal’ud-Din, c. 2, s. 475)
    _________________
     
     
    20- Hediyelerin Kimler Tarafından Gönderildiğinden Haber Vermesi

    Sa’d b. Abdullah şöyle diyor:

    Hz. Sahib’ul-Emr (a.f) için bir takım hediyeler getirmişlerdi. Hediyeleri getiren şahıs bir kese çıkardı. Hazret ona bakarak şöyle buyurdular: “Bu keseyi filan oğlu falan göndermiştir.”
    Daha sonra o kesede ne olduğunu beyan etti. Yine diğer keseler çıkardı, İmam (a.s) da onların özelliklerini açıkladı ve bu tür diğer şeylerden de haber verdi. Yine bir takım soruların da onlar sormadan cevaplarını verdi.

    (İsbat’ul-Hudat, c. 7, s. 347)
    _________________
     
    21- İmam Hakkı

    Muhammed b. Ali b. Şazan şöyle diyor:

    Benim yanımda dört yüz seksen dirhem İmam hakkı toplanmıştı, beş yüz dirhemden az olmasını istemediğimden yirmi dirhem de kendim üzerine koyup İmam’ın vekili Esedi’ye gönderdim ve kendimden eklediğim miktarı da yazmadım. İmam (a.s) tarafından; “Yirmi dirhemi kendine ait olan beş yüz dirhem yetişti” diye cevap geldi.

    (Usul-u Kafi, c. 1, s. 347)
    _________________
     
     
    22- İmam (a.s) İçin İsticari Hacc

    Mukaddes-i Erdebili (r.a) şöyle naklediyor:

    Hz. Hehdi (a.f.)’i gören kişilerden biri de, Ebu Muhammed İclî’dir. Bir gün Şiilerden biri ona bir altın vererek, Sahib’ul-Emr (a.s) için hacca gitmesini istedi. Böyle bir amel, Şiilerin adetlerindendi. Ebu Muhammed, salih bir insandı. Onun iki oğlu vardı; biri abid ve salih, diğeri ise fasıktı. Ebu Muhammed o altından fasık oğluna da bir miktar vermişti.
    Kendisi şöyle naklediyor: Arafat’a yetiştiğimde güzel yüzlü, temiz elbiseli ve herkesten daha çok dua ve niyazı ile dikkatimi çeken bir genç gördüm. Halkın hareket etme zamanı bana teveccüh ederek; “Ey şeyh, Allah’tan utanmıyor musun?” dedi.
    “Efendim! Ne yaptım ki?” dedim.
    Buyurdu: “Sana hac için para veriyorlar, sen ise onu şarap içen ve kötü yola giden birine veriyorsun. Gözünün kör olmasından korkmuyor musun?”
    Benim bir gözüme işaret etti. Ben utandığımdan çekip gittim. Kendime geldiğimde her tarafa baktım ama onu göremedim. O günden itibaren o gözümden korkuyordum.
    Şeyh’ut-Taife Muhammed b. Numan el-Müfid şöyle rivayet ediyor: Kırk gün geçmeden onun gözünde bir yara çıktı ve o gözü kör oldu ve böylece o gencin İmam Mehdi (a.s) olduğunu anlamış oldu.

    (Hadikat’uş-Şia, s. 746)
    _________________
     
    23- Muhammed B. Mehziyar

    Muhammed b. İbrahim b. Mehziyar diyor:

    İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vefatından sonra kimin İmam olduğu konusunda şüphe ettim. Babamın yanında da çok miktarda para ve mal birikmişti. Onları alıp gemiye bindi, ben de onunla birlikte gittim. Gemide ateşi yükseldi, kendisini geri çevirmemi ve bunun ölüm alameti olduğunu söyledi ve ekledi: “Bu mallar konusunda Allah’tan kork.” Sonra vasiyetini etti ve dünyadan göçtü.
    Ben kendi kendime; “Babam bana yersiz vasiyet edecek biri değildi, bu malları Bağdat’a götüreceğim, Fırat kenarında bir ev kiralayacağım ve hiç kimseye haber vermeyeceğim. Eğer İmam Hasan Askeri (a.s) zamanında olduğu gibi konu açıklık kazanır da İmam’ı tanırsam, malları ona gönderirim, aksi takdirde o malları gereken yerlerde harcarım” dedim.
    Bağdat’a gidip bir ev kiraladım ve birkaç gün orada kaldım. Sonra birisi gelerek şu içerikte bir mektup getirdi: “Muhammed! Şu miktarda olan bir malı, falan torbaya koyarak getirmişsin...”
    Kendimle birlikte getirdiğim bütün malları, O Hazretin gönderdiği adama verdim. Birkaç gün daha orada kaldım, ama gam ve kederden başım aşağı düşmüştü. Yine şu içerikte bir mektup daha geldi: “Biz seni babanın yerine tayin ettik, Allah’a şükret.”

    (Usul-u Kafi, c. 1, s. 518, h. 5)
    _________________
     
    24- Ebu Said Ganim-i Hindi

    Amiri, uzun bir hadiste Ganim-i Hindi’den şöyle naklediyor:

    Hz. Mehdi (a.s)’ı aramak üzere yola koyuldum. Abbasiye’ye yetiştiğimde namaza hazırlandım, bu esnada biri gelerek; “Sen filanca mısın?” diye sordu. Benim Hint dilindeki ismimi söyledi.
    Cevabında; “Evet” dedim.
    “Mevlana icabet et” dedi.
    Ben de onunla gittim. Bazı sokaklardan geçerek bir bağa yetiştik. O Hazretin oturmuş olduğunu gördüm. Hindu’ca buyurdular: “Aferin ey Ganim!”
    Sonra benim ve dostlarımdan kırk kişinin halini sordu ve işlerimizin ne halde olduğunu tek tek beyan etti. Bütün bu konuşmalar Hindu’ca idi. Sonra buyurdu: “Kumlularla hacca gitmek mi istiyordun?
    Cevaben; “Evet, efendim” dedim.
    Buyurdu: “Onlarla gitme, geri dön gelecek yıl git.”
    Sonra yanında bulunan bir kese parayı benim önüme bırakarak şöyle buyurdu: “Bunları kendin için harca, Bağdat’ta filan adamın evine gitme, onu bu olaydan haberdar da etme.”
    Amiri şöyle diyor: Ganim, Kum’a dönerek bizim yanımıza geldi. Onunla tekrar görüştük. Ganim Horasan’a gitti ve diğer yıl da hacca müşerref oldu. Horasan’dan bize hediyeler gönderdi ve bir müddet orada kaldıktan sonra vefat etti. Allah rahmet etsin.”

    (Usul-u Kafi, c. 1, s. 518, h. 3)
    _________________
     
    25- Amca Oğulları’nın Hakkını Eda Et

    Ali b. Muhammed şöyle rivayet ediyor:

    Irak ehlinden bir kişi, Irak’tan İmam Zaman (a.s)’a bir miktar mal gönderdi. Hazret malları geri çevirerek şöyle buyurdu: “Dört yüz dirhem olan amcaoğullarının hakkını bu mallardan çıkar.”
    Onun elinde amcaoğullarının ortak oldukları bir tarlası vardı, ama onların hakkını vermiyordu. Hesap edince onların taleplerinin tam dört yüz dirhem olduğunu gördü. Onların haklarını ödedikten sonra, kalan miktarı İmam (a.s)’a gönderdi ve kabul gördü.

    (Usul-u Kafi, c. 1, s. 519, h. 8)
    _________________
     26- Komplodan Haber

    Hüseyin b. Hasan-i Alevi şöyle rivayet ediyor:

    Samerra hâkimi Ruz Hasenî’nin hizmetçilerinden biri, arkadaşıyla birlikte hâkimin yanına giderek şöyle dediler: “Sahib’uz- Zaman (İmam Mehdi –a.s-) için mal topluyorlar, O’nun bu iş için bir takım vekilleri vardır.”
    Daha sonra Hazretin çeşitli yörelerde bulunan vekillerinin adlarını zikrettiler. Sonra bu olayı, Ubeydullah b. Süleyman’a -zamanın veziri- haber verdiler. Vezir onları tutuklatmak isteyince, halife şöyle dedi: “İlk önce o şahsın (Mehdi -a.s-) kendisini bulun. Zira asıl önemli olan O’dur.”
    Ubeydullah: “Önce vekilleri yakalayalım?”
    Halife: “Hayır! Bir grup tanınmayan kişileri, onlara bir miktar mal götürmeleri için gönderin. Hangisi kabul ederse, onu tutuklayın.”
    Derken İmam Zaman (a.s)’dan şöyle bir mektup yetişti:
    “Vekillere haber verin ki, kimseden bir şey kabul etmesinler ve bu konuda bir şey bilmediklerini izhar etsinler.”
    Alınan karar üzere tanınmayan bir kişi, Muhammed b. Ahmed’in (Hazretin vekillerinden biri) yanına gitti, onunla baş başa kalınca; “Benim bir miktar malım var, Hz. Sahib’uz-Zaman (a.s)’a vermek istiyorum” dedi.
    Muhammed cevabında; “Benim, sizin bahsettiğiniz konuda bir bilgim yok” dedi.
    O her ne kadar ısrar ettiyse de Muhammed bu konuda bir bilgisi olmadığını söyleyince çekip gitti. Casuslar diğer vekillerin yanlarına gittiklerinde, aynı şeyle karşılaştılar. Çünkü hepsine aynı talimat verilmişti.

    (Usul-u Kafi, c. 1, s. 525, h. 30)
    _________________
     
     
    27- Muhammed B. İsmail’in Ölüm Haberi

    Hasan b. Yahya Alevî şöyle diyor:

    Ali b. Ahmed Akikî, tarlası ile ilgili bir konu hakkında Bağdat’a gelerek vezir Ali b. Cerrah’a müracaat etti. Cerrah şöyle dedi: “Bu şehirde senin akraban çoktur. Eğer birinize bir şey verecek olursak arkası kesilmez.”
    Akiki diyor: “Ben eli boş geri döndüm. Sonra Hüseyin b. Ruh’un (İmamın vekili) elçisi yanıma geldi. Olayı ona anlattım, o da giderek benim sözümü Hüseyin b. Ruh’a beyan etti. Elçi, bana yüz dirhem, bir miktar kafur ve birkaç parça da kefen getirdi ve dedi ki: Mevlan (İmam Mehdi)’ın selamı var. Buyurdular ki:
    “Bir şeyden rahatsız olduğunda mevlanın şu mendilini yüzüne sür ve şu dirhem, kafur ve kefeni al, bu gece isteğin de yerine gelecek. Mısır’a yetiştiğinde, Muhammed b. İsmail’in senden on gün önce ölmüş olduğunu göreceksin ve sen de (çok geçmeksizin) ondan sonra öleceksin. Bunlar, senin defin-kefen malzemendir.”
    Akikî ekliyor: Ben onları alıp sakladım, elçi ise geri döndü.

    (İsbat’ul-Hudat, c. 7, s. 315)
    _________________
     
     
    28- Ebu Kuleveyh’in Ölüm Haberi

    İbn-i Kuleveh şöyle diyor:

    Hicri 337’de (Havariçten olan) Karamite fırkası, Hacer’ül-Esved’i kendi yerine götürdüklerinde ben Bağdat’a yetiştim. Bütün çabam, bir an önce Mekke’ye yetişip Hacer’ül-Esved’i kendi yerine koyan şahsın kim olduğunu gözlerimle görmekti. Zira rivayette görmüştüm ki, Hacer’ül-Esved’i, yerine ancak masum ve zamanın İmamı koyabilir. Nitekim Haccac’ın zamanında da İmam Zeyn’ul-Abidin (a.s) Hacer’ül-Esved’i yerine yerleştirmişti. Tesadüfen bu arada şiddetli bir şekilde hastalandım. Artık ümidim kesildi ve anladım ki, artık ben oraya yetişemeyeceğim.
    İbn-i Hişam adında bir adamı kendime vekil ettim ve bir tane de arzuhal yazdım. Mektupta ömrümün ne kadar kaldığını ve bu hastalıkla dünyadan gidip gitmeyeceğimi sormuştum...”
    İbn-i Hişam şöyle diyor: Mekke’ye yetiştiğimde, Beytullah’il-Haram’ın hizmetçilerinin Hacer’ül-Esved’i yerine bırakmak için hareket ettiklerini gördüm. Orada görevli birkaç memura, o saatte orada bana da bir yer vermeleri için büyük miktarda para verdim.  
    Memurlar, halkın izdihamını benden uzaklaştırmak ve beni korumak için bir kişi görevlendirdiler. Oraya gittiğimizde gördüm ki, her grup ve tabakadan gelen insanlar, Hacer’ül-Esved’i yerine bırakmak istiyor, fakat Hacer’ül-Esved sarsarak yerinde durmuyordu. Her ne yapıyorlardıysa yerine oturmuyordu.
    Bu esnada güler yüzlü ve esmer bir genç gelerek Hacer’ül-Esved’i tek başına kaldırdı ve yerine bıraktı. Hacer’ül-Esved asla sarsmadı. Yerine iyice yerleştirdikten sonra halkın arasından çıktı. Ben yerimden fırlayarak gözümü ona diktim ve onu takip etmeye başladım. Halkın kalabalık ve izdihamından ve onları kendimden uzaklaştırdığımdan ve bir taraftan da ona gözümü diktiğimden neredeyse aklımı yitirecektim. Halkın izdihamı biraz azalınca, bir de gördüm ki, durup bana baktı ve; “Mektubu ver!” diye buyurdu.
    Onu verdiğimde, mektuba bakmadan buyurdular: “Bu hastalıktan dolayı ona korku yoktur. Çaresi olmayan ölüm, üç yüz altmış yedi yılında onun üzerine inecektir.”
    Daha sonra beni bırakıp gittiler. Rivayete göre İbn-i Kuleveh, aynı yıl içerisinde dünyadan göçtü.

    (Hadikat-uş-Şia, s. 735)
    _________________
     
    29- Amr B. Avf’ın Ölüm Haberi

    Fazl b. Şazan, İbrahim b. Muhammed Nişaburi’den şöyle dediğini naklediyor:

    Vali Amr b. Avf, benim ölüm fermanımı verdiğinde büyük bir korku beni sarmıştı. Akrabalarımla vedalaştım ve İmam Hasan Askeri (a.s)’la da vedalaşmak için O’nun evine doğru hareket ettim. Aynı zamanda firar etmeyi de kafama koymuştum. İçeri girdiğimde İmamın yanında dolunay gibi nurlu bir çocuğun oturmuş olduğunu gördüm. Onun yüzünün nurundan şaşkınlığa uğradım, neredeyse işimi unutacaktım. Bana bakarak şöyle dedi: “Ey İbrahim, firar etme. Allah onun şerrini senden uzaklaştıracaktır.”
    İmam Hasan Askeri (a.s)’a arzettim ki: “Ey Allah Resulünün oğlu, benim niyetimden haber veren bu çocuk kimdir?”
    Buyurdular ki: “Bu, benim oğlum ve halefimdir.”
    Hadisin sonunda şöyle geçiyor: “Evden çıktığında amcası, Mutemed kardeşini, Amr b. Avf’ı öldürmek için göndermiştir, dedi.”

    (İsbat’ul-Hudat, c. 7, s. 356)
    _________________
     
    30- Şifa Bulduktan Sonra Ölüm

    Kaşanlı biri Necef’e geldi ve orada şiddetli bir şekilde hastalandı. Öyle ki ayakları tutuldu ve arkadaşları onu, haremin içerisindeki medreselerden birinde salih bir adamın yanına bırakarak Mekke’ye gittiler.
    Kaşanlı şahıs, bir gün ev sahibine, sıkıldığını ve kendisini götürüp bir yere atmasını istedi. O da onu götürüp Necef’in dışında bulunan Hz. Kâim’in makamına bıraktı. Orada yalnız ve üzüntü içerisinde kaldığında, aniden güzel yüzlü bir genç gelerek selam verip mihraba geçti ve birkaç rekat namaz kıldıktan sonra hasta adamın halini sordu. O da şöyle dedi: “Öyle bir belaya duçar olmuşum ki, kalbim sıkılmış; Allah ne şifa veriyor ve ne de rahat olmam için öldürüyor.”
    Hazret buyurdu: “Üzülme, Allah her iki isteğini de yerine getirecek.”
    Bu sözü söyledikten sonra dışarı çıkıp gitti. O dışarı çıkınca adam tamamen iyileştiğini gördü. Yerinden kalkarak sahraya göz gezdirdi, lâkin kimseyi göremedi. Hacılar dönünceye kadar sağ salim idi, onlarla da oturup konuştu. Ama daha sonra hastalandı ve dünyadan göçtü. İşte böylece O Hazretin sözü gerçekleşmiş oldu.

    (İsbat’ul-Hudat, c. 7, s. 374)

     
    FirstName :
    LastName :
    E-Mail :
     
    OpinionText :
    AvrRate :
    %0
    CountRate :
    0
    Rating :
     
     

    Address: The Al-ul-Mortaza Religious Communication Center, Opposite of Holy Shrine, Qom, IRAN
    Phone:+98251-7730490 - 7744327 , Fax: +98251-7741170
    E-Mail: info@shahroudi.net