پايگاه اطلاع رساني دفتر آيت الله العظمي شاهرودي دام ظله
ArticleID PicAddress Subject Date
{ArticleID}
{Header}
{Subject}

{Comment}

 {StringDate}
 
 
 
Tuesday 11 December 2018 - الثلاثاء 03 ربيع الثاني 1440 - سه شنبه 20 9 1397
 
 
 
 
 
 
 
 
  • İMAM HÜSEYN(A.S)'IN MİNA'DAKİ HUTBESİ(1)   
  • 1389-04-08 21:47:53  
  • تعداد بازدید : 634   
  • ارسال به دوستان
  •  
  •  
  • BİRİNCİ BÖLÜM: HUTBENİN, ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDAKİ NAKLİNİN NİTELİK VE UHTEVASINA KISA BİR BAKIŞ HUTBENİN NİTELİK VE MUHTEVASI

    İmam Hüseyin (a.s)'ın çok önemli, coşkulu ve tarihî hutbelerinden birisi de, hicretin 58. yılında Muaviye'nin ölümünden iki yıl önce, Emevî rejimi tarafından İslam ümmetine yapılan zulüm ve baskı döneminde buyurduğu hutbedir. Çeşitli yön ve boyutları içeren bu değerli hutbenin üç müstakil bölümden oluştuğunu diyebiliriz:

    Birinci Bölüm:
    Emir'ul-Müminin ve ismet ailesinin (Ehl-i Beyt'in) faziletleri.

    İkinci Bölüm:
    Ma'rufu emr ve münkerden nehy etmeye genel davet ve bu büyük İslamî vazifenin önemi.

    Üçüncü Bölüm:
    Alimlerin vazifesi, onların zalimler ve bozguncular karşısında kıyam etmelerinin gerekliliği; aynı zamanda bunların karşısında susmalarının zararları ve bu büyük ilahi vazifeyi yerine getirme hususunda kayıtsız kalmalarının doğurduğu tehlike ve zararlar.  

    Hutbenin Çeşitli Kaynaklarda Nakli

    Bu hutbenin birinci bölümü, Hicri 90'da vefat eden Süleym b. Kays-i Hilali'nin kitabında, diğer iki bölümüyse, Hasan b. Şu'be el-Harranî'nin telif etmiş olduğu Tuhaf'ul-Ukul kitabında nakledilmiştir. Bu iki kitap, ilk kaynak hadis kitaplarındandır. Bazı alim ve bilginler, kendi hadis veya fıkhî kitaplarında söz konusu hutbeyi bu iki kitaptan nakletmişlerdir. Bu hutbenin üç müstakil bölümden oluşması münasebetiyle tarihçiler, muhaddisler, ulema ve muhakkiklerden her biri, bu hutbeyi nakleden ilk nakilciler gibi, sadece kendi çalışma alanı ile ilgili olan bölümü nakletmekle yetinip diğer bölümlerini nakletmekten vazgeçmişlerdir; hatta bazen bu hutbeden bir cümleyi nakletmekle yetinmiş, bazen de hutbenin tamamının sadece içeriğine değinmişlerdir.
    Merhum Süleym b. Kays, bu hutbenin birinci bölümünün tarih ve irad edildiği yere değinerek onu belirlemiştir. Ama Tuhaf'ul-Ukul kitabının sahibi, muhaddislerin adeti üzere bu hutbenin geriye kalan iki bölümünün sadece metnini nakletmekle yetinmiş ve onun tarih ve irad edildiği yere değinmemiştir.

    Birinci Bölüm:

    Az önce değindiğimiz gibi merhum Süleym b. Kays-i Hilalî, bir münasebetle hutbenin sadece Ehl-i Beyt'in faziletleriyle ilgili olan birinci bölümünü nakletmiştir.
    Daha sonra hicri 588'de vefat eden merhum Tabersî,[1] İhticac kitabında söz konusu hutbenin ilk bölümünü, Hüseyin b. Ali (a.s)'ın ihticacı (istidlali) münasebetiyle Süleym b. Kays'tan özet olarak nakletmiştir.
    Allame Meclisî (r.a) de, Muaviye'nin cinayetlerini zikretmesi münasebetiyle hutbenin birinci bölümünün metnini ve mukaddimesini kamil bir şekilde nakletmiştir.[2]
    Allame Eminî (r.a), "el-Gadir" kitabında, hutbenin birinci bölümünden sadece bir cümleyi, Gadir'le ilgili yemin içirme ve istidlaller münasebetiyle aktarmıştır.[3]
    Söylediğimiz gibi bu kitabın sahipleri, hutbenin bahis konularıyla ilgisi olmayan iki bölümünü nakletmemişlerdir.

    Hutbenin İkinci Ve Üçüncü Bölümleri:

    Şia alimlerinin güven duyduğu ve çok eski hadis kaynaklarından olan Tuhaf'ul-Ukul kitabının "Mevaiz-i Hüseyin b. Ali (a.s)" bölümünde nakledilmiştir. Söz konusu hutbenin son iki bölümünün tümü veya bazı cümleleri, çeşitli münasebetlerden dolayı Tuhaf'ul-Ukul kitabından naklen birçok hadis ve fıkıh kitaplarında da nakledilmiştir.
    Örneğin: Allame Meclisî,[4] ve Feyz-i Kaşanî (r.a)[5], Emr-i bi'l- Maruf ve'n- Nehy- An'il- Münker babında o bölümlerin tümünü nakletmişlerdir.
    Fakih ve müçtehitlerin hocası Şeyh Ensarî (r.a)[6] ve merhum Ayetullah Kompanî el-İsfehani (r.a)[7] "Velayet-i Fakih" bahsinde o hutbeden sadece bir cümle nakletmişlerdir.
    Merhum Ayetullah Şehidi-i Tebrizi[8] ve İmam-i Ümmet (İmam Humeynî -r.a-)[9] "Velayet-i Fakih" bahsinde iki bölümün hepsini nakletmişlerdir.
    Asıl mevzuya girmeden önce bunlara değinmekten maksadımız, şu noktayı izah etmekti: Eski ve son zamanın alim ve muhaddisleri, hutbenin birinci bölümünün, ikinci ve üçüncü bölümlerle herhangi bir ittihat ve irtibatının olduğuna ve söz konusu hutbenin son iki bölümünün irad edildiği yer ve mekana (yani Minâ bölgesine) değinmemişlerdir. Bunun kendisi, söz konusu hutbenin bütün bölümlerinin birbirleriyle olan ittihat ve irtibatına en iyi delil olabilir. Hatta Allame Meclisi'nin sözlerinde dahi, hutbenin bütün bölümleri iki münasebetten dolayı ayrı nakledilmesine rağmen böyle bir şeye değinilmemiştir.
    Şimdiye kadar bu hutbenin üç bölümü hiçbir alim, muhakkik, bilgin ve muhaddis tarafından, bir tek hutbe veya bir konuşma olarak telakki edilmemiş ve söylenmemiştir. Ama kanaatimce bu hutbenin üç bölümü tek bir hutbeden ibarettir. Biz bu değerli hutbenin metninin önemin, içeriğinin enginliği ve bütün bölümlerinin tek bir hutbe olarak hadis ve tarih kitaplarında nakledilmemesinden dolayı ilk kez onun hepsini müstakil ve düzenli bir hutbe şeklinde naklediyoruz.
    Bu hutbenin üç bölümünün bir tek hutbe olduğuna dair iki delilimiz vardır:

    1- Hutbenin Siyakı (Akışı)

    Eğer hutbenin son iki bölümüne, hitap niteliğine ve onda kullanılan sözcük ve kelimelere dikkatlice bakacak ve içeriğini Süleym b. Kays'ın, hutbenin zaman, mekan ve meclisteki hazır bulunanlar açısından niteliği hakkındaki sözleriyle mukayese edecek olursak, her üç bölümündeki sözlerin tümünün bir mecliste ve böyle özel bir durumda irad edilmiş olduğunu ve böyle önemli ve ateşli bir konuşmayı oluşturduğunu anlamakta bir güçlük çekmeyiz.
    Yine bu mukayeseyle, bu hutbenin her üç bölümdeki sözlerinin birbirinden ayrı olmayacağı, yani bir bölümünün Minâ'da, diğer bölümünün ise normal irşat ve öğüt şeklinde olan normal bir konuşma meclisinde olmayacağı anlaşılacaktır.
    Özellikle hutbenin son bölümünde yer alan sert konuşma, meydan okuma, yakın bir zamanda ameli kıyama değinme, dinleyicilerin bu kıyam ve hareketi desteklemek ve ona yardımda bulunmak için açık bir şekilde davet edilmeleri, bu hutbenin her üç bölümünün birbirleriyle bağlantılı ve irtibat içerisinde olduklarına bir delildir.
    Üstelik, Hüseyin b. Ali (a.s)'ın yaşam tarihinde, ne Muaviye'nin ölümünden önce ve ne de ondan sonra; ne Medine şehrinde ve ne de diğer şehirlerde, Peygamber (s.a.a)'in ashabından ve tabiinlerden oluşan böyle görkemli ve azametli bir meclisten kesinlikle söz edilmemiştir. İmam Hüseyin (a.s)'ın mübarek hayatı boyunca kendisinden tarih ve hadis kitaplarında naklolunan öğütler, vasiyetler, hitabe ve mektuplar, bu hutbenin anlam ve içeriğiyle genel bir farklılık arz etmektedir. Hatta İmam (a.s)'ın Kerbela yolu ve Aşura günündeki hutbe ve konuşmalarının içeriği bile bu hutbenin içeriğiyle mukayese edilemez. Zira zaman, mekan ve dinleyiciler açısından bu konuşmalardaki durum, Minâ hutbesindeki durumdan çok farklıdır.

    2- İmam Humeynî (r.a)'in Sözü

    İran İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu, o büyük arif, kadri yüce fakih, eşsiz mütekellim ve denksiz filozof Hazreti Ayetullah'il-Uzma İmam Humeyni (Allah onun burhan ve hüccetini nurlu kılsın ve onu atalarının (a.s) kenarında olmak üzere kendi cennetlerinde yerleştirsin) de "Velayeti Fakih" bahsi ve din alimlerinin vazifelerini beyan etmesi münasebetiyle bu hutbenin son iki bölümünü "Tuhaf'ul-Ukul" kitabından nakletmiştir. Ama "Tuhaf'ul-Ukul" kitabının müellifi Hasan b. Şu'be el-Harranî, Merhum Feyz ve Allame Meclisi'nin hilafına, İmam Hüseyin (a.s)'ın, bu hutbenin ikinci ve üçüncü bölümünü Minâ'da buyurduğunu vurgulamaktadır: "...İmam Hüseyin (a.s) bu meşhur nutku Minâ'da buyurmuş ve bu konuşmasında zalim Emevi hükümeti aleyhine gerçekleştirilen dahili cihadının sebebini açıkça beyan etmiştir."[10]
    Gerçi bu asırdaki bazı alim ve yazarların sözlerinde de böyle bir ihtimal söz konusu olmuştur. Ama İmam Humeynî gibi bir şahsiyetin bu kesin görüş ve açık ifadesi her çeşit ihtimal, şek ve şüpheyi gidermekte ve bu kesin görüşü Süleym b. Kays-i Hilalî'nin görüşüyle birleştirdiğimizde artık hutbenin bütün bölümlerinin birlikteliği teyit ve tespit edilmiş olmaktadır.
    Birinci delil esasınca yıllar önce bu hutbenin bütün bölümlerinin tek bir hutbe olduğuna inanmama rağmen, büyük alim ve muhaddislerin sözlerinden bu konu hakkında açık ve net bir delilin olmaması sebebiyle bu hutbeyi böyle müstakil bir kitap halinde yayınlamaktan çekiniyor ve ihtiyatla yaklaşıyordum. Ama İmam Humeyni (r.a)'in bu konu hakkındaki görüşünden haberdar olmam, beni bu işi yapmaya cesaretlendirerek hutbenin bu haliyle yayınlanması önündeki engelleri ortadan kaldırmış oldu.

    Gerekli Hatırlatma:

    Her ne kadar iki delile istinat ederek hutbenin üç bölümünü müstakil bir hutbe olarak sunuyorsak da şuna dikkat edilmesi gerekir ki, bu hutbe mevcut haliyle de İmam Hüseyin (a.s)'ın o mecliste buyurduğu bütün sözlerini kapsamına almamaktadır. Zira hutbenin ilk bölümünü nakleden Süleym b. Kays şöyle diyor: "İmam Hüseyin (a.s), Ehl-i Beyt (a.s)'ın Kur'ân ve hadislerdeki bütün faziletlerini açıkladı ve onların her biri hakkında gerekli izah ve açıklamalar yaptı."[11]
    Halbuki hutbeyi okuyunca, hutbenin o bölümünün, Ehl-i Beyt'in Hz. Peygamber (s.a.a)'in hadislerinde yansıyan faziletlerinden sadece bir kısmını içerdiğini göreceksiniz.
    Diğer bir şahit de şu ki, hutbe, hamd-u sena ve bismillah olmaksızın "amma ba'd" ibaresiyle başlamaktadır. Böyle önemli bir hutbenin, Allah'ın adı zikredilmeden ve hamd-u sena söylenmeden İmam Hüseyin (a.s) vesilesiyle irad edilmesi mümkün değildir. Bu konu hakkında da Süleym b. Kays şöyle diyor: "Fe-qame fiyhim hatîben fe-hamidellahe ve esna aleyhi sümme qal..."[12] Yani "İmam Hüseyin (a.s) hutbeyi irad etmek için ayağa kalktılar ve Allah'a hamd-u sena ettikten sonra şöyle buyurdular: ..."
    Binaenaleyh, hutbe, hamd-u sena ile başlamış fakat naklolunmamıştır. İşte bu da, hutbenin insicam ve irtibatını sağlamakta etkili ve yararlı olacak bir takım diğer söz ve cümlelerin de, hutbenin bazı bölümleri kesilip özetlenmesinden dolayı muhaddis ve ravilerin eline ulaşmadığı ihtimalini güçlendiriyor.
    Şehitlerin efendisi Hz. Eba Abdullah Hüseyin (a.s)'dan, bu teşebbüsteki kusur ve yanılgımızı mazur görmesini özrümüzü kabul etmesini ve kendi lütuf ve teveccühünden bizleri ümitsiz etmemesini acizane bir şekilde temenni ediyoruz.
    Araştırmacı ve görüş sahiplerinden, bu konunun ıslah ve tamamlanmasında etkili olabilecek her çeşit görüş ve tahkikatlarından bizleri haberdar etmelerini samimi bir şekilde bekliyoruz.

    İKİNCİ BÖLÜM: MİNA HUTBESİNİN SENEDİ

    Burada Minâ hutbesinin, senet ve muhteva açısından öneminin açıklıkkazanması için onun
    asıl ravileri olan Süleym b. Kays-i Hilalî ve Hasan b. Şu'be el-Harranî'nin şahsiyetleriyle tanışmamız gerekir. Zira önceden değindiğimiz gibi Süleym b. Kays, hutbenin ilk bölümünün metnini rivayet eden ilk muhaddistir. Onun kitabı, hutbenin bu bölümü kendisinde nakledilen ilk hadis kitabıdır. Nitekim Hasan b. Şu'be el-Harranî de, söz konusu hutbenin son iki bölümünü Tuhaf'ul-Ukul kitabında nakleden ilk muhaddistir.
    Süleym b. Kays
    Mübarek ismi "Süleym", lakabı "Hilalî", künyesi ise "Ebu Sadık" olan Süleym b. Kays Kufeli'dir. Süleym b. Kays, hadis ravilerinden ve Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın özel ashabından ve o hazretin emrinde Sıffîn savaşına katılan kimselerdendir.
    Süleym b. Kays-i Hilalî, Hz. Ali (a.s)'dan ilave İmam Hasan-ı Mücteba (a.s)'dan İmam Muhammed Bâkır (a.s)'a kadar Ehl-i Beyt İmamlarından dört tanesini de görmüştür. Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın özel Şiileri gibi, o da Haccac b. Yusuf tarafından aranınca kendi şehir ve bölgesinden firar ederek Eban b. Ayyaş'a sığınmıştır. Onun evinde bir müddet gizi yaşadıktan sonra hicretin 90. yılında dünyadan göç etmiştir.
    Rical alimleri Süleym b. Kays'ı, manevî şahsiyetlerden, Ehl-i Beyt dostlarından ve birinci sınıf ravilerden biri olarak tanıtmışlardır. O, rivayet ettiği hadisleri ya direkt olarak masumlardan veya Selman, Ebuzer ve Mikdad gibi özel şahsiyetlerden almıştır.
    Onun kitabı, Şia aleminde ilk telif olan[13] ve asırlar boyunca alim ve muhaddislerin istifade ettikleri kaynak kitaplardan sayılmaktadır. Bu kitap, Süleym b. Kays'ın ölüm vakti Eban b. Ayyaş'a teslim edilen ve metni ise Eban vesilesiyle İmam Seccad (a.s)'ın huzurunda okunan ve İmam (a.s) tarafından teyit edilen kitabın aynısıdır. İmam (a.s), o kitabın hadisleri hakkında şöyle buyurmuştur: "Süleym rahmetullahi aleyh, doğru söylemiştir; bunlar, bizim bildiğimiz sözlerdir."
    Süleym b. Kays'ın hadisleri, Kütüb-ü Erbea'da[14] ve diğer güvenilir kaynak kitaplarda nakledilmiştir. Her ne kadar Süleym'in şahsiyeti ve onun kitabının önemi hakkında konuşmak iki müstakil ve geniş bir bahis gerektirse de özetle geçmek ve bu kitaba uygun hareket etmiş olmak için, onları bir bölüm şeklinde, bazı rical alimleri ve muhaddislerin, bu iki yöne yönelik veya bu iki yönden birisi hakkındaki söz ve teyitlerini nakletmekle yetiniyoruz:
    1- Büyük muhaddis Ahmed b. Muhammed-i Berkî[15] (Ö: 274) şöyle diyor: "Süleym b. Kays, Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın ashabının[16] evliyalarındandır."[17]
    2- Sikat'ul-İslam Kuleynî (Ö: 328) "Kafi" adlı kitabının çeşitli bablarında[18] Süleym b. Kays'tan, itikat ve ahkamla ilgili birçok hadis nakletmektedir. Önemli olan bir nükte de şu ki, merhum Kuleynî, Süleym'in rivayetlerini, birkaç bab hariç kitabının diğer bütün bablarının evvelinde getirmiştir. Bunun kendisi de, onun rivayetlerinin diğer rivayetlerden daha çok bu büyük muhaddisin dikkatini çektiğini gösteren diğer bir delildir. Çünkü merhum Kuleynî'nin, "Kafi" kitabının bablarından her birinin ileriye alınıp geriye atılmasındaki ölçü ve metod, senet açısından sağlamlıkları ve metindeki açık ifadeleri olmuştur. İşte bu yüzden görüyoruz ki, Kafi kitabının son bablarında yer alan bazı rivayetler müphem ve mücmeldirler; bundan dolayı onların tefsir ve izah edilmeleri gerekir.
    3- "Gaybet-i Nu'manî" kitabının sahibi muhaddis Muhammd b. İbrahim-i Nu'manî[19] (Ö: 385), Süleym b. Kays'ın kitabından birçok rivayet naklettikten sonra şöyle diyor: "Şia alimleri ve muhaddislerinin, Süleym b. Kays'ın kitabının en büyük ve en eski kaynaklardan biri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Geçmiş alim ve muhaddislerimiz onun sözlerini nakletmişlerdir. Zira o kitapta mevcut olan bütün hadisler, ya müstakimen Resulullah (s.a.a)'den veya Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s)'dan veya Selman, Ebuzer ve Mikdad gibi Resulullah (s.a.a)'i ve Emir-ul Müminin Ali (a.s)'ı görüp de onlardan hadis öğrenen kimselerden alınmıştır."
    Yine şöyle vurguluyor: "Süleym b. Kays'ın kitabı, Şia'nın güvenilir kaynaklarındandır. Şia alimleri sürekli olarak onun kitabının sözlerinden yararlanmaktadırlar"[20]
    4- Şeyh'ut-Taife (diye lakap almış olan) Şeyh Tusî (Ö: 460) şöyle diyor: "Künyesi Ebu Sadık olan Süleym b. Kays-i Hilalî'nin (çok değerli) bir kitabı vardır..."
    Daha sonra Eban b. Ayyaş ve İbrahim-i Yemani tarikiyle Süleym b. Kays'a ulaşan hadis senedinin silsilesini nakletmektedir.[21]
    5- Allame Hillî (Ö: 726) şöyle diyor: "Süleym b. Kays-i Hilalî'ye gelince; Keşşî, ondan pek çok hadisler nakletmiştir ki bunun kendisi, onun şahsiyetinin büyüklüğü ve kitabının sıhhatine bir delildir.[22]
    6- Uzman muhaddis Şeyh Hürr-i Amilî (Ö: 1104), Allame Hillî'nin, Süleym'in şahsiyetinin teyidi ve kitabının sağlıklı oluşu hakkındaki sözünü ve Berkî'nin, "Süleym, Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın ashabının evliyalarındandı" şeklindeki ifadesini naklettikten sonra: "Kaza babında, Süleym'in kitabının İmam Seccad (a.s)'a gösterildiğine değindik" diyor.
    Sonra şöyle buyuruyor: "Bu kitabın mevcut nüshalarının sözleri arasında onun uyduruk olduğuna dair herhangi bir delil yoktur. Her ne kadar sözleri zayıf ve doğru olmayan bir nüshanın bulunması mümkünse de ancak alimler arasında böyle bir nüsha meşhur ve yaygın olmadığı gibi bizim elimize de ulaşmamıştır.
    Güvenilir bir şahsiyet olan Muhammed Nu'manî, "el-Gaybet" kitabında açıkça şöyle ifade etmektedir: "Şia alimleri, Şiilerin Süleym'in kitabının sözlerini naklettikleri ve tam bir itimatla rivayetlerini aldıkları en eski usul ve kaynak kitaplarından olduğu konusunda ittifak etmişlerdir."[23]
    7- Allame Meclisi de şöyle diyor: "Süleym b. Kays'ın kitabı son derece meşhurdur. Bazıları onu zayıf göstermeye çalışmışsa da gerçek şudur ki, söz konusu kitap güvenilir usul ve kaynak kitaplardandır."[24]
    Diğer bir yerde de, söz konusu kitabın sened silsilesinin iki yolla Süleym b. Kays'a ulaştığını, Süleym vesilesiyle onun intikal niteliğini (ölüm anında Eban b. Ayyaş'a teslim ettiğini) ve Eban vasıtasıyla da onun İmam Seccad (s.a)'a gösterildiğini Süleym'in kitabının önsözünde yer alan aynı tafsilatla beyan etmektedir.[25]

    Açıklama:
    Vesail'uş-Şia kitabının sahibinin (r.a), elinde olan Süleym b. Kays'ın kitabının nüshasında yanlış bir sözün olmadığını vurgulaması ve o isimde meşhur ve güvenilir olmayan bir nüshanın olma ihtimalini vermesi ve Allame Meclisi (r.a)'in de Süleym b. Kays'ın kitabının son derece meşhur olduğunu söylemesi, güvenilir usul ve kaynaklardan sayıldığını vurgulaması, meşhur rical alim ve bilginleri karşısında İbn-i Gazairi'ye nisbet edilen rical kitabına uyarak Süleym b. Kays'ın kitabının ona nisbet edilmesinde şüphe eden bazı kimseleri reddetmek mahiyetinde olup aynı zamanda bazı muhaddislerin karşısında durarak Süleym b. Kays'ın kitabının bazı nüshalarında bulunan bir iki zayıf rivayetten dolayı söz konusu kitabın tümünü eleştiren kimselere de bir çeşit cevaptır.  
    Dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur ki, Şeyh Tusi'yle aynı asırda yaşayıp hicri 460'da ölen İbn-i Gazairî, her ne kadar ilmî şahsiyetlerden sayılsa da, onun adıyla meşhur olan rical kitabı, alim ve bilginler arasında geniş çapta eleştirilmiş ve yanlışlıkları ortaya konulmuştur.
    Bu kitabın müellifinin İbn-i Gazairi olup olmaması veya muhaliflerin, bir takım özel garaz ve hedeflerle Şia'nın hadis ve rivayet kaynaklarına kültürel bir darbe vurmak için bu kitabı yazarak o büyük ilmi şahsiyete nisbet etmiş olmaları hakkında pek çok sözler de söylenmiştir. Zira bu kitap, rivayet ve hadisleri cerh ve güvenilir şahsiyetleri ise taz'if etme açısından o kadar meşhur ve maruftur ki, onun müellifi hakkında şöyle demişlerdir: "Güvenilir ravilerden, İbn-i Gazairi'nin cerh ve eleştirmelerinden çok az kimse kurtulabilir."[26]
    İşte bundan dolayı merhum Mamqanî, Süleym'in şahsiyeti ve kitabının sıhhat ve senedi hakkında genişçe bahsettikten sonra şöyle diyor: "...Ama İbn-i Gazairî, merdut adeti üzerine Süleym ve kitabı hakkında münakaşa yapmış ve onları eleştirmiştir."
    Mamkanî daha sonra İbn-i Gazairî'nin eleştirisini reddederek Süleym b. Kays'ın kitabının sahih olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.[27]
    Ayetullah'il-Uzma Hoî de, Süleym b. Kays'ın şahsiyeti, onun kitabının teyit ve sıhhati hakkında ve İbn-i Gazairî ve benzerlerine cevaben doyurucu bir şekilde bahsettikten sonra şöyle diyor: "Bir kitabın, bir veya iki zayıf sözü içermesi, o kitabın uyduruk olduğuna dair bir delil olamaz. Zira birçok hadis kitaplarında hatta hadis kitaplarının en sağlam ve en sıhhatlisi olan "Kafi" kitabında bile böyle bir durum vardır."[28]
    İbn-i Gazairi'ye istinat edilen rical kitabı hakkında da şöyle diyor: "Bu kitabın İbn-i Gazairi'ye nisbet edilmesi doğru değildir. Hatta alimlerden, bu kitabın bazı muhalifler tarafından uydurularak İbn-i Gazairi'ye nisbet bile edildiğini kesin olarak söyleyenler vardır."
    Daha sonra onun kendisi de, bir takım deliller zikrederek İbn-i Gazairi'nin ricalinin sahte ve uyduruk olduğunu teyit ve tekit etmektedir.[29]
    Süleym b. Kays'ın şahsiyeti ve kitabının önemi hakkında bu kısa bilgiyle yetiniyoruz.[30]

    * * *

    Künyesi Ebu Muhammed olan Hasan b. Ali b. Hüseyin b. Şu'be el-Harranî, Şeyh Saduk'la (Ö: 381) aynı asırda yaşamış olup Şeyh Mufid'in hadis şeyhlerindendir.
    Hasan b. Şu'be el-Harranî, Şia'nın büyük alim, fakih ve muhaddislerindendir. "Tuhaf'ul-Ukul" ve "Temhis" gibi birçok kitaplar telif etmiştir. Alimler ve muhaddisler, onu güvenilir bir muhaddis unvanıyla övmüşlerdir. Alim, bilgin ve araştırmacılar onun Tuhaf'ul-Ukul adlı kitabının rivayetlerini güvenilir kaynaklardan biri olarak kabul etmişlerdir. Örneğin:
    Muhaddis Şeyh Hürr-i Amilî (r.a), Tuhaf'ul-Ukul da aralarında olduğu Vesail'uş-Şia'nın kaynakları hakkında şöyle diyor: "Ben bu kitabın (Vesail'uş-Şia'nın) hadislerini, onların sıhhati, müellifleri veya diğer alimler vasıtasıyla teyit edilmiş olan, güvenilir şahit ve karineler esasınca sabit olan ve hiçbir şek ve şüphe bırakmayacak şekilde her kaynağın, müellifine olan intisabı tevatür yoluyla veya alimlerin sözlü ve nakli şehadetleriyle bana kesin ve malum olan kaynaklardan naklediyorum."[31]
    Vesail'uş-Şia kitabının kaynaklarını sayınca Tuhaf'ul-Ukul kitabını şöyle tanıtıyor: "Şeyh'us-Saduk (doğru sözlü şeyh) Hasan b. Ali b. Şu'be (el-Harranî)'nin telif ettiği Tuhaf'ul-Ukul kitabı."[32]
    Allame Meclisi de şöyle diyor: "Bu kitabın (Tuhaf'ul-Ukul kitabının) düzen ve muhtevası, onun müellifinin şahsiyetinin yüceliğine bir delildir. Öğüt ve inanç esasları hakkındaki rivayetlerinin çoğu, senede ihtiyaç duymayan kesin rivayetlerdendir."[33]
    Kadri yüce alim ve rabbani arif Şeyh Hüseyin b. Ali b. Sadık-i Bahranî, ahlak ve süluk kitabında Tuhaf'ul-Ukul kitabı hakkında şöyle diyor: "Bu kitabın müellifi Hasan b. Ali b. Şu'be el-Harranî, Şeyh Mufid'in kendisinden hadis naklettiği Şia alim ve muhaddislerinin en eskilerindendir."[34]

    Tuhaf'ul-Ukul Rivayetleriyle İstinbat Etmenin Ölçüsü

    Merhum Şeyh Hürr-i Amilî'nin, Tuhaf'ul-Ukul kitabını Vesail'uş-Şia'nın kaynaklarından sayması ve müellifini "Şeyh-i Saduk" unvanıyla zikretmesi, onu, en büyük itimat ve güvenirle övmesi demektir. Buna ilaveten, Hasan b. Ali b. Şu'be el-Harranî'nin şahsiyetinin azametine en büyük ve sağlam delil, Şeyh Mufid ve Allame Meclisî gibi dinin sütunu sayılan büyük alimlerin ve "Hedaik", "Cevahir", "Riyad", Miftah'ul-Kerame" ve "Mekasib" gibi ilmi ve istidlali kitapların müelliflerinin, Tuhaf'ul-Ukul kitabına müracaat etmeleri ve fıkhî hükümlerde bu kitapta yer alan bir rivayetle istidlal etmeleridir.
    İşte bu konu bazı kimseler için; "Tuhaf'ul-Ukul kitabının rivayetleri senetsiz bir şekilde mürsel olarak nakledilmesine rağmen, ilmin sütunları sayılan bazı muhakkiklerin bu çeşit rivayetlere istinat ederek onlarla istidlal etmeleri, hangi esas ve temel kaide üzerinedir?" diye soru teşkil etmiştir.
    Bu soruya cevap vermek için okuyucunun dikkatini, Tuhaf'ul-Ukul kitabının müellifinin, söz konusu kitabın önsözünde yer verdiği şu nükteye çekiyorum: "Her ne kadar ben, bu kitabın çoğu rivayetlerini bizzat kendim muhaddislerin kendilerinden sözlü olarak duymuş ve dinlemişsem de o hadisleri bu kitapta naklederken iki sebepten dolayı senetlerini attım. O sebeplerden biri kitabın kısa ve öz olmasını sağlamak içindi; diğer sebebi ise, bu rivayetlerin metin ve muhtevaları, kendilerini doğrulamakta ve onların sıhhatini ortaya koymaktadır.
    Yazarın görüşüne göre Tuhaf'ul-Ukul'un müellifinin bu nükteyi beyan etmesi, bu kitabın nihayet derecede itibarına ve rivayetlerinin sağlıklığına diğer bir delildir. Zira muvassak (güvenilir) ve saduk (çok doğru sözlü) bir muhaddisin bu sözü buyurmuş olması, onun, rivayetlerin sıhhat ve senet zincirlerine tam bir itimat ve güveni olduğu halde onların senetlerini attığını ve onları mürsel olarak nakletmeği tercih ettiğini göstermektedir. Binaenaleyh mürsel ve senetsiz rivayetleri nakletmeğe teşebbüs etmemiştir.
    Nitekim bizim büyük muhaddislerimiz, İbn-i Umeyr'in mürsel rivayetlerini, "O, mürsel rivayetleri sadece güvenilir ravilerden naklediyor" deliline göre onun müsned rivayetleri gibi kabul etmişlerdir.
    Yine bu delile göre, "Men la Yehzuruh'ul-Fakih"in mürsel rivayetleri, müsnet rivayetleri gibi muteber ve hüccet telakki edilmiştir.[35]
    Hatta Şeyh Behaî'nin nakline göre, Usulilerden bazıları, çok adil muhaddislerin mürsellerini müsnetlerine tercih etmişlerdir.[36]
    Tuhaf'ul-Ukul kitabı da, bu önemli nükteyi dikkate alarak adil ve doğru konuşan müellifinin kitabın önsözündeki izahıyla İbn-i Umeyr ve Şeyh Saduk'un Mürsel kitapları gibi muteber ve hüccet sayılmaktadır. Diyebiliriz ki, Hasan b. Ali b. Şu'be el-Harranî'nin değindiği bu önemli söz ve nükteye teveccüh etmek, muhaddislerin hadis naklinde bu kitaba itimat etmelerine sebep olmuştur. Yine müellifin kitap hakkındaki izahı, Şeyh Ensarî gibi büyük ve eşsiz bir muhakkikin, rivayetlerin metin ve senetleri hakkındaki derin dirayet ve dikkatine rağmen, ahkamı istinbat etmede sadece bu kitaba istinat etmekle kalmayıp onun rivayetini de fikhi hükümlerin temel kanun ve kuralı olarak ele almış ve kitabının her bölümünde ondan yararlanmıştır. Nitekim Sahib-i Cevahir[37] ve diğer muhakkikler de böyle yapmışlardır.
    Yine diyebiliriz ki, bazı büyüklerin, Şeyh Ensarî'nin bu istinadını, onun zayıf rivayetlerle amel ettiğine dair bir delil teşkil ettiğini söylemeleri doğru bir yorum değildir. Bu çeşit yorum ve zanlar, değinilen nüktelere teveccüh etmemekten kaynaklanmaktadır. Üstelik böyle bir söz, bütün alim ve muhakkiklerin delillerine geçerlilik kazandıramaz.
    Netice:
    Gerçi akait ve fikhi hükümlerle ilgili rivayetlerin aksine, ahlaki rivayet ve hutbelerin senet silsilelerini araştırmak ve raviler hakkında fazla dikkat göstermek adet değildir; bu çeşit rivayetlerde sadece kitap ve müellifinin güvenirlik ve itibarına bakılır; hatta bazen tarih kitapları da senet gösterilmeye tabi tutulur. Ama görüldüğü gibi İmam Hüseyin (a.s)'ın Minâ'da buyurmuş olduğu söz konusu hutbe, kendisini doğrulayan metin ve içeriğinin sağlamlığına ilaveten şu özelliğe de sahiptir: Bu hutbenin ilk bölümü çok sağlam bir senede sahiptir; son iki bölümü de müsnedin (istinat edilen kitabın) muteber oluşu açısından ve bazı ravi ve muhaddisler yoluyla kaynak sayılan bir takım kitaplarda naklolunmuştur. Alim ve muhakkikler de temel inançlar ve şer'î hükümleri elde etmede bu çeşit ravi ve kaynaklara güvenmiş ve onlara istinat ve itimat etmişlerdir.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: İMAM HÜSEYİN (A.S)'IN MİNA HUTBESİNİ İRAD ETME SEBEBİ

    Süleym b. Kays, bu değerli hutbenin önemi, o günkü şartların hassasiyeti ve irad edildiği zaman ve mekanın ehemmiyeti açısından, hutbenin metnini nakletmeden önce Muaviye'nin[38] 25 yıllık hükümeti döneminde Müslümanların nasıl bir vaziyette olduklarını, Müslümanlara, özellikle de Irak ve Kûfe halkına yapılan sınırsız zulüm ve haksızlıkları anlatmaya, hutbenin tarihi bağlantısını korumak ve irad edilme sebebini beyan etmek için tarihin üzerine örtülen kalın perdeyi biraz aralamaya, Ehl-i Beyt'in (a.s) hakkının zayi olmasından bir örnek vermeye ve Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın Şialarına reva görülen zulüm ve haksızlıklardan bir bölümünü açıklamaya çalışmış ve daha sonra bu hutbenin ne şekilde irad edildiğine deüinip birinci bölümün metnini nakletmeye başlamıştır.

    Muaviye ve Kays b. Sa'd'ın[39] Medine'deki Tartışmaları

    Süleym şöyle naklediyor: Muaviye, İmam Hüseyin (a.s)'la barış antlaşması yaptıktan sonra hac seferi niyetiyle Medine'ye hareket etti. Medine'nin dışında onu karşıladılar. Muaviye, kendisini karşılayanlar arasında Ensarlıların Kureyişlilerden az olduğunu görünce bunun nedenini Kays b. Sa'd'dan sordu.
    Kays cevaben: "Ey müminlerin emiri! Malın azlığı ve bineğin olmayışı, Ensarlıları evlerine kapatmıştır."
    Muaviye: "Su taşıyan develer nerededir?"
    Kays: "Resulullah (s.a.a)'in yanında, sizinle savaştığımız Bedir, Uhud ve diğer savaşlarda yok oldular. Ama siz istemediğiniz halde İslam galip geldi."
    Muaviye: "Bu konudan vazgeçmemiz daha iyidir."
    Kays: "Evet, Resulullah (s.a.a): "Benden sonra ehil olmayan kişilerin size musallat olduğunu göreceksiniz" buyurmuştur. Ey Muaviye! Bizi, su taşıyan develerimizle mi alay ediyorsun? Oysa Allah'a andolsun ki biz, Bedir ve Uhud savaşlarında bu su taşıyan develerle sizinle karşılaştık. Siz Allah'ın nurunu söndürmek ve şeytan yolunun galip gelmesi için çalışıp çaba sarf ediyordunuz. Sonuçta sen ve baban İslam'ı icbar ve ikrahla kabul etmek zorunda kaldınız."
    Muaviye: "Ey Kays! Siz yaptığınız yardımlarla bize minnet etmek mi istiyorsun? Oysa biz Kureyş'in sizin üzerinizde minnetimiz vardır. Zira sizin Resulullah'a yardım etmeniz, bize yardım etmeniz demektir; çünkü Peygamber (s.a.a) bizim amcamızın oğlu ve bizim kabilemizdendi. O halde biz Kureyş'in siz Ensar'ın üzerinde minneti vardır. Zira Allah-u Teâla sizi bizim yaver ve takipçilerimiz kılmış ve bizim vesilemizle sizi hidayet etmiştir."
    Kays: "Evet, Allah-u Teâla Hz. Muhammed (s.a.a)'i bütün alemlere rahmet olarak göndermiş, O'nu insan ve cinlerin, siyah ve beyazların hidayeti için göndermiş, peygamberlik ve resullüğüyle de O'na özellikler vermiştir. O'nu ilk olarak tasdik edip nübüvvetine iman eden, amcası oğlu Ali (a.s) olmuştur. Kureyş'in eziyetleri karşısında O'nu savunan ve kabilenizin zulüm ve eziyetlerini engelleyen tek şahıs Ebu Talip olmuştur. İşte O, ölüm anında bile Peygambere yardım etme ve düşmanları karşısında O'nu savunma hususunda oğlu Ali (a.s)'a vasiyette bulunmuştur. Hz. Ali (a.s) da O Hazrete yardım etme yolunda var gücüyle çaba sarf etmiş, zorluklar ve sıkıntılar karşısında canını O'na siper etmiştir. Bu iftihar Kureyş'in bütün fertleri arasından sadece Hz. Ali (a.s)'a nasip olmuştur. Bu güzel cübbe (velayet cübbesi), bütün Arap ve Arap olmayanlar içerisinde sadece onun üzerine uymuş ve ona yakışmıştır.
    Resulullah (s.a.a) amcası Ebu Talib'in himayesi altında olduğu sırada Ebu Leheb de onlardan olmak üzere Kureyş büyüklerini ve Ebu Talib oğullarından kırk kişiyi evine davet etti. Hz. Ali (a.s) da onları ağırlamayı üstlendi. Resulullah (s.a.a) bu meclise katılanlara şöyle buyurdular: "Sizlerden hanginiz, ümmetim arasında benim kardeşim, vezirim, vasim ve benden sonra bütün müminlerin velisi ve önderi olmaya hazırdır?"
    Resulullah (s.a.a) bu sözü üç kez tekrarladı. Ama mecliste bulunanlar susarak bir cevap vermediler. İşte bu sırada Hz. Ali (a.s) şöyle dedi: "Ya Resulellah! Ben iftiharla bunu kabul ediyor ve emrine itaat etmeye de hazırım."
    Resulullah (s.a.a), Hz. Ali'yi bağrına basarak mübarek dilini onun ağzına bıraktı ve onun için şöyle dua etti: "Allah'ım! Ali'nin kalbini kavrayış, ilim ve hikmetle doldur."
    Sonra Ebu Talib'e dönerek buyurdular ki: "Artık bundan sonra oğlun Ali'nin emirlerine uy ve sözlerini kabul et. Zira Allah-u Teâla onu, Peygamberine nispetle Harun'un Musa'ya olan nispeti (konumu) gibi kılmıştır."
    Resulullah (s.a.a) (ashabı arasında kardeşlik akdi kılınca) Hz. Ali (a.s)'ı da kendisine kardeş seçerek onunla kendisi arasında kardeşlik bağı kurdu..."
    Kays Hz. Ali (a.s)'ın fazilet ve menkıbelerinden bir çok sözler Muaviye'ye sayarak onunla tartıştı. Ezcümle şöyle dedi: "Allah'ın, kesilen iki kolu yerine Berrin cennetinde meleklerle uçması için kendisine iki kanat verdiği Cafer-i Tayyar, şehitler efendisi Hamza ve cennet hanımlarının hanımefendisi Fatımat'üz- Zehra Hz. Ali (a.s)'ın ailesindendir.
    Ey Muaviye! Allah'a andolsun ki, eğer sizin kabileniz arasında Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'ni görmezlikten gelirsek, biz Ensar topluluğu sizden daha iyi, Allah katında ve Resulullah (s.a.a) ve âilesi açısından sizlerden daha üstün oluruz. İşte bundan dolayı Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra Ensar topluluğu babamın etrafını sarıp onunla biat etmek istediler. Ama Kureyş baş kaldırıp, Ali b. Ebi Talib, O'nun ailesi ve O'nunla akrabalık ve velayet hakkı üzerinde bizimle tartışmaya kalkışarak bu yolla bize galip oldular. Fakat çok geçmeksizin aynı fertler hem Ensar'a ve hem de Peygamber (s.a.a)'in ailesine zulmettiler. Allah'a andolsun ki, Hz. Ali ve evlatlarının var olması halinde, Kureyş ve Ensar'dan, Arap ve gayr-i Arap'tan hiç kimsenin hilafette bir hakkı yoktu."
    Muaviye sinirli bir şekilde: "Ey Sa'd'ın oğlu! Bu sözleri baban Sa'd'dan mı öğrendin?"
    Kays: "Babamdan daha iyi olan ve üzerimdeki hakkı babamın hakkından daha fazla olan biri bu sözleri bana öğretmiştir."
    Muaviye: "O kimdir?"
    Kays: "O, ümmetin sıddıkı ve Resulullah (s.a.a)'den sonra en bilgin şahıs olan Ali b. Ebi Talib'tir. O öyle bir kimsedir ki, Allah-u Teâla onun hakkında şu ayeti nazil etmiştir: "De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve kitap bilgisine sahip olan yeter."[40]
    Daha sonra Kays, Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olan bütün ayetleri Muaviye'ye okudu.
    Muaviye: "Ümmetin sıddıkı Ebu Bekir, faruku ise Ömer değil mi? "Ve men indehu ilm'ul-kitap" (Kitabın ilmi yanında olan) ayeti Abdullah b. Selam[41] hakkında nazil olmamış mı?"
    Kays: "Bu lakaplara en çok layık olan kimse, Allah-u Teâla'nın, onun hakkında "(Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan ve onu ondan bir şahit izleyen..."[42] buyurduğu kimsedir. Bu vasıfların en bariz örneği, Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum'da: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır..." buyurarak onu imamet ve velayet makamına atadığı ve "Tebuk" savaşında kendisine: "Sen bana nisbetle Harun'un Musa'ya olan nisbeti gibisin..." buyurduğu kimsedir."
    Muaviye bu münazara ve tartışmadan dolayı öfkelendi ve Hz. Ali (a.s)'ın faziletlerinin beyan edilmesinden çok rahatsız oldu. İşte bu yüzden münadiler (çağrıcılar) vesilesiyle Medine halkı ve diğer şehir ve bölgeler için mektuplar yazarak şöyle ilan edilmesini emretti: "Ben, Ali ve ailesinin fazileti hakkında bir hadis bile nakleden kimseden zimmemi beri ettim (sorumluluk ve dokunmazlığı kaldırdım)..."
    Bu emir neticesinde, hatip ve vaizler tarafından İslam topraklarının her tarafında minberler üzerinde Emir'ul-Müminin Ali ve ailesine lanet okumak ve O'nların hakkında çirkin laflar söylemek, resmiyet kazanarak başlamış oldu.

    İbn-i Abbas'ın[43] Muaviye İle Tartışması

    Muaviye, Medine'de bulunduğu günlerde şehrin bazı yerlerini gezerken, Abdullah b. Abbas'ın da içlerinde oturmuş olduğu Kereyş'ten bir grupla karşılaştı. İbn-i Abbas hariç orada bulunanların hepsi Muaviye'ye saygı için yerlerinden kalktılar. Muaviye, İbn-i Abbas'ın ona ihtiram göstermemesinden rahatsız olarak şöyle dedi: "Ey İbn-i Abbas! Senin bu saygısızlığın, Sıffin savaşından dolayı kalbinizdeki kinin göstergesidir. Ey İbn-i Abbas! Amcam oğlu Osman, mazlum olarak öldürüldü (Siffin savaşı işte bundan dolayı idi)."
    İbn-i Abbas: "Ömer b. Hattab da mazlum olarak öldürüldü. O halde onun mazlumiyetini telafi etmek için hilafeti oğluna teslim et!"
    Muaviye: "Ömer'i müşrik birisi öldürdü."
    İbn-i Abbas: "Osman'ı kim öldürdü?"
    Muaviye: "Onu maalesef Müslümanlar öldürdü."
    İbn-i Abbas: "Bu sözün sana bir cevap olup Osman'ın kanını da zayi etmektedir. Zira eğer Müslümanlar onu öldürmüşlerse, galiba onun kanının dökülmesini helal ve meşru bilmişlerdir."
    Muaviye: "Ey İbn-i Abbas! Bizim, son günlerde İslam memleketinin her tarafına bildiriler yayınlayarak Ali'nin faziletlerinin anılmasını yasakladığımızı biliyor musun? Senin de artık susarak onun fazileti hakkında bir şey söylememen gerekir."
    İbn-i Abbas: "Muaviye! Sen bizi, (Ali'nin faziletlerinin kendisinde yansıdığı) Kur'ân'ı okumaktan mı men ediyorsun?"
    Muaviye: "Hayır, Kur'ân okuyabilirsiniz."
    İbn-i Abbas: "Kur'ân'ın tefsiri nasıl; onu da okuyabilir miyiz?"
    Muaviye: "Kur'ân'ı tefsir ve tevil etmemelisiniz."
    İbn-i Abbas: "Sen Kur'ân'ın zahirini okumamızı ama Allah'ın isteği olan mana ve kavramından gafil olmamızı mı istiyorsun?"
    Muaviye: "Evet, sadece Kur'ân'ın zahiriyle yetininiz."
    İbn-i Abbas: "Acaba Kur'ân'ın zahirini okumak mı bize gereklidir, yoksa onun manasına göre amel etmek mi?"
    Muaviye: "Onun manasına göre amel etmek daha önemlidir."
    İbn-i Abbas: "Kur'ân'ın manasını idrak etmeden onunla nasıl amel edebiliriz."
    Muaviye: "Kur'ân'ın tevil ve tefsirini, sen ve senin ailen gibi tefsir ve tevil etmeyen kimselerden öğrenmen gerekir."
    İbn-i Abbas: "Evet, bizim ailemizde nazil olan Kur'ân'ın tefsirini, Âl-i Ebi Süfyan, Yahudi ve Hıristiyanlardan öğrenmemiz gerekirmiş!"
    Muaviye: "Bizi Yahudi ve Hıristiyanlarla aynı sıraya mı koyuyorsun?"
    İbn-i Abbas: "Allah'a andolsun ki, sen Müslümanları Kur'ân yoluyla Allah'a tapmaktan menettiğin ve Kur'ân'ın emir ve nehyini, helal ve haramını, nasih ve mensuhunu, âmm ve hassını, muhkem ve müteşabihini anlamalarını yasakladığın andan itibaren seni Yahudi ve Hıristiyanlarla aynı mesabede gördüm. Zira Müslümanlar bu kavramlardan gaflet ederlerse, helaket, dalalet ve şaşkınlık içerisinde kalırlar.
    Muaviye: "İstediğiniz kadar Kur'ân okuyunuz ama sizin aileniz hakkında olan Kur'ân ayetleri ve Peygamberin hadislerinden söz etmeyiniz."
    İbn-i Abbas: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile."[44]
    Muaviye: "Ey İbn-i Abbas! Sözü kısa kes ve sus. Eğer tahammül edemiyorsan, o zaman gizli konuş ve sözün başkalarına ulaşmasın."
    Muaviye oturduğu eve döndüğünde, İbn-i Abbas'ın kalbini elde etmek ve onun Beni Ümeyye'ye karşı muhalefet ve nefretini azaltmak için ona beş bin dirhem[45] gönderdi."[46]

    Ziyad'ın Kufe Valiliğine Atanması

    Süleym b. Kays şöyle diyor: Muaviye bu tarihten itibaren, Ehl-i Beyt ve taraftarlarından bir ismin bile baki kalmayacağına mutmain olana dek Hz. Ali (a.s)'ın şiilerine baskıyı artırmayı ve onları işkence ve eziyetlere tabi tutmayı kararlaştırdı. Bu baskı ve işkencelerde Kûfe halkının musibet, bedbahtlık ve zavallılıkları herkesten daha çoktu. Çünkü Hz. Ali (a.s)'ın Kûfe'deki şiaları diğer yerlere oranla daha fazla olduğundan dolayı Ebu Süfyan'ın oğlunun oraya olan baskısı da diğer yerlerden daha fazla idi. İşte bundan dolayı Kûfe'nin hükümet ve valiliğini Ziyad b. Sumeyye'ye verdi, Basra'yı da ona ilave etti.
    Ziyad da, Muaviye'nin bu muhabbet ve fevkalâde lütfü karşısında, Hz. Ali (a.s)'ın şiilerini ortadan kaldırmada kusur etmedi. Şiileri gördüğü yerde öldürdü. Böylece Hz. Ali (a.s)'ın şiilerinin kalbinde büyük bir korku ve dehşet yarattı. Onların el ve ayaklarını kesiyor, gözlerini ise çanağından çıkarıyordu. Bu cinayetler neticesinde Hz. Ali (a.s)'ın şiileri Irak'tan firar edip uzak yerlere dağıldılar ve kendi inançlarını halktan saklamaya çalıştılar. Velhasıl Kûfe'de meşhur ve tanınmış şiilerden hiç kimse baki kalmadı.

    Muaviye'nin Genelgeleri

    Süleym b. Kays şöyle diyor:
    "Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye, valilerine şöyle emretti: Ali'nin evlatları ve şiilerinin tanıklığı kabul edilmemelidir. Bulunduğunuz yerlerde Osman'ın mensupları ve taraftarlarından veya onun fazilet ve menkıbelerini nakleden kimselerden biri bulunduğunda resmi yerlerde ihtiram ve ikram görmeleri hususunda ihmalkârlık yapılmamalıdır. Osman'ın menkıbe ve faziletlerine dair nakledilen sözler, nakledenin hususiyetleriyle birlikte Şam'da Muaviye'nin sarayına bildirilmelidir.
    Valiler bu emirlere göre hareket ettiler. Osman'ın faziletlerinden bir cümle bile nakleden kimseler hakkında dosyalar tuttular, onlara birçok hak ve imtiyazlar tanıdılar. Bu durum Osman'ın hakkında birçok şeyin nakledilmesine sebep oldu. Çünkü bu çeşit hadisleri nakleden kimseler, Muaviye'nin özel bağış, hediye ve mükâfatlarından yararlanıyorlardı.
    Muaviye'nin bu bağışları, bahşişleri ve valilerin teşvikleri neticesinde, bütün İslam şehirlerinde hadis uydurmak yaygınlaştı. Kim olursa olsun, Osman'ın fazileti hakkında Muaviye'nin valilerinin yanında hadis naklettiği zaman sözü hemen kayıtsız şartsız kabul ediliyor, adı mükâfat ve bağış defterine kaydediliyordu ve başkaları hakkında şefaati (aracılığı) de kesinlikle reddedilmiyordu."
    Süleym b. Kays sözünün devamında şöyle diyor:
    "Muaviye, Osman'ın hakkında bir müddet hadis nakledildikten sonra valilerine şöyle yazdı: "Osman hakkında çok hadisler nakledildi, ülkenin her tarafına yeterince ulaştı, bu genelge ulaşır ulaşmaz halkı, sahabenin ve iki halifenin (Ebu Bekir ve Ömer) faziletleri hakkında hadis nakletmeye ve "Ebu Turab" (Hz. Ali a.s)'ın hakkında nakledilen her hadis ve faziletin bir benzerini, sahabenin hakkında da vazetmeye (uydurmaya) davet edin. Bu iş benim hoşnutluğuma, gözümün aydınlanmasına, "Ebu Turab" ve şiilerinin ezilmesine sebep olacaktır."
    Bu mektubun metni halka okundu ve onun içeriği halkın arasında yayılınca sahabelerin menkıbe ve faziletleri, hakkında uyduruk ve hakikatlerden uzak çok sözler nakledildi. Halk bu sözleri nakletmekte çok ciddiyet ve gayret gösterdi; öyle ki bu uyduruk faziletleri minberlerde ve namaz hutbelerinde insanlara okudular ve Müslümanlara, onları çocuklarına öğretmeleri için tavsiyede bulundular. Bu faziletler, Kur'ân ayetleri gibi çocuklara ezberletilmeye çalışılıyordu. Hatta kızlara, kadınlara ve kölelere bile bunlar öğretildi. Bir müddet de böyle geçti.
    Süleym b. Kays daha sonra şöyle diyor:
    Muaviye ve uşaklarının iki halife ve sahabenin faziletleri hakkında hadis uydurma hususundaki tutumundan bir müddet geçtikten sonra Muaviye, valiler ve uşaklarına şu içerikte üçüncü bir genelge çıkardı: "Dikkatli olun, kim ki Ali ve ailesinin dostluğuyla itham edilir ve bu ithama da en küçük bir delil bulunursa, onun ismini hukuk ve meziyetler divanından silin ve payını beyt'ul-maldan kesin."
    Muaviye bu genelgenin ardından, şu içerikte diğer bir genelge de yayımladı: "Ali hanedanının dostluğuyla suçlanan herkesi baskı altına alın, diğerlerine ibret olması için de evini başına yıkın."
    Süleym b. Kays sonra şöyle ekliyor:
    "Irak halkı, özellikle de Kûfe halkı (ömürlerinde) bundan daha büyük bir musibet görmediler; çünkü Hz. Ali (a.s)'ın şiaları, bu emir gereğince valilerin ağır baskıları ve sert davranışları sebebiyle büyük bir korku içerisinde yaşıyorlardı; hatta bazen, Ali (a.s)'ın şialarından bazıları birbirlerinin evlerine gittiklerinde, köle ve hizmetçilerinin korkusundan misafirlerine bir söz söyleyemiyorlardı; ancak hizmetçilerine yemin ettirdikten ve onlardan söz aldıktan sonra sözlerini söyleyebiliyorlardı. İşte böylece Ali ve hanedanını yeren (birçok) uyduruk hadisler ortaya çıkmış oldu. Muhaddisler, kadılar ve valiler de bu uyduruk hadislere uydular. Bu İlahi imtihanda herkesten daha bedbaht olanlar da riyakâr ve imanları zayıf olan muhaddislerdi; çünkü onlar zalim yöneticilere yakınlaşmak ve dünya malına kavuşmak için hadis uyduruyorlardı. Bir süre geçtikten sonra bu yalan ve uydurma hadisler, yalan ve iftiradan münezzeh olan dindar ve takvalı insanların da eline ulaştı. Onlar da saflıklarından dolayı bu hadisleri hüsn-ü zanla kabul edip başkalarına naklettiler, ki eğer hadislerin batıl ve uydurma olduğunu bilselerdi kesinlikle onları nakletmezlerdi."[47]

    Bu Hutbenin İrat Niteliği

    Süleym b. Kays şöyle diyor:
    "Bu baskı, sıkıntı ve zulüm böylece devam etti. Ama Hasan b. Ali (a.s)'ın şahadetinden sonra[48] durum daha da kötüleşti, bela ve musibetler daha da arttı. Allah'ın dostları daima korku ve dehşet içerisinde yaşıyorlardı; çünkü onlar ya öldürülüyorlardı veya şehir ve diyarlarından uzak yerlerde gizli bir şekilde yaşamak zorunda kalıyorlardı. Ama onların bu durumlarına karşın Allah düşmanları her yönden serbest idiler; istedikleri zulmü yapıyor ve diledikleri bid'ati icat ediyorlardı.
    Süleym sözünün devamında şöyle diyor:
    İşte böyle bir durumda ve Muaviye'nin ölümünden iki yıl önce[49] Hüseyin b. Ali (a.s), Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Cafer'le birlikte bir hac seferi yaptı ve Mekke'de Benihaşim'in erkek ve kadınlarına ve bir grup Ensar'a davet çağrısında bulundu ve onların hepsini, Resulullah (s.a.a)'in sahabesini, tabiinden olan sadık ve dürüst kişileri Minâ'da teşkil olacak olan toplantıya katılmaları için davet etmekle görevlendirdi.
    Davet edilenlerin sayıları bini aşıyordu,[50] bunlar Minâ'da İmam (a.s)'ın çadırında toplanınca, İmam (a.s) sohbet etmeye başladı ve Allah'a hamd-u sena ettikten sonra şöyle buyurdu:
    "Siz, bu azgın zorbanın (Muaviye'nin) bize ve şiilerimize reva gördüğü cinayetlerden haberdarsınız, onun yaptığı zulümlere şahitsiniz. Şimdi ben (babam hakkında) bazı sözler söyleyeceğim. Eğer doğru ise tasdik edin, doğru değilse kabul etmeyin. Sözümü dinleyin, onları yazın ve hatırlatmalarımı da unutmayın; kendi şehir ve diyarlarınıza döndüğünüzde öğrendiğiniz şeyleri kendi kabilelerinize, güvendiğiniz aşiretlerinize, itimat ettiğiniz dost ve tanıdıklarınıza anlatın; çünkü ben bu dinin saptırılmasından ve hakkın yok olmasından korkuyorum. Fakat kâfirler hoşlanmasa da Allah kendi nurunu tamamlayacaktır."
    Süleym diyor ki: İmam Hüseyin (a.s) konuşmasını bitirdikten sonra da: "Allah aşkına, bu seferden döndükten sonra benim sözlerimi güvendiğiniz kişilere ulaştırın" diye tekitte bulundu.
    Bu esnada İmam (a.s) minberden aşağı indi ve toplantıya katılanlar da onun sözlerini halka ulaştırma azmiyle dağıldılar.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MİNA HUTBESİNİN ÜÇ BÖLÜM HALİNDE TERCÜMESİ


    Bu Değerli Hutbenin Birinci Bölümünün Tercümesi

    "Allah aşkına söyleyin; acaba Ali b. Ebi Talib (a.s)'ın Resulullah (s.a.a)'in kardeşi olduğunu, ashap ve yaranı arasında uhuvvet (kardeşlik) akdi yaptığında Ali (a.s)'yi kendisine kardeş seçip "Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim" diye buyurduğunu bilmiyor musunuz?"
    (Mecliste hazır bulunanlar: ) "Evet, Allah'ı şahid tutarız ki öyledir" dediler.[51]
    İmam (a.s): "Allah aşkına söyleyin; acaba Resulullah (s.a.a)'in cami ve evinin yerini aldığını, sonra caminin kenarında on oda bina ettiğini, bunlardan dokuz tanesini kendisine ve o odaların vasatında yer alan onuncusunu da babam Ali (a.s)'a mahsus kıldığını, daha sonra babam Ali'nin odasının kapısı hariç bütün odaların camiye açılan kapılarını kapattığını[52] ve sahabeden bazıları (bu hususta) itiraz edince de: "Ben sizin kapılarınızı kapatıp onun (Hz. Ali -a.s-) kapısını açık bırakmadım; fakat Allah-u Teâla sizin kapılarınızın kapatılıp onun kapısının açık bırakılmasını emretti bana" buyurduğunu, sonra halkı, Hz. Ali (a.s) hariç camide yatmaktan nehyettiğini ve Hz. Ali (a.s)'ın odasının caminin içerisinde ve Resulullah (s.a.a)'in odasının kenarında yer aldığını ve (bazen) bu odada cünüp olduğunu ve bu odalarda Resulullah (s.a.a) ve Ali (a.s)'a evlatlar verildiğini bilmiyor musunuz?"
    (Mecliste bulunanlar:) "Evet, Allah şahittir ki öyledir" dediler.[53]
    İmam (a.s): "Acaba Ömer b. Hattab'ın, camiye bakmak için evinin duvarından göz miktarınca bir delik açmak istediğini, fakat Resulullah (s.a.a)'in buna müsaade etmediğini ve sonra hitabesinde: "Allah-u Teâla beni tertemiz bir cami yapmakla görevlendirdi, işte bunun için ben ve kardeşim (Ali) ve evlatlarından başka hiçbir kimsenin camide ikamet etmeye hakkı yoktur" diye buyurduğunu bilmiyor musunuz?"
    (Mecliste bulunanlar:) "Evet, Allah şahittir ki öyledir" dediler.
    İmam (a.s): "Allah aşkına söyleyin Resulullah (s.a.a)'in, Ali'yi "Gadir-i Hum"da velayet makamına atadığını ve "Hazır bulunanlar gayıp olanlara bunu ulaştırsın"[54] diye buyurduğunu bilmiyor musunuz?"
    (Mecliste bulunanlar:) "Evet biliyoruz, Allah buna şahittir" dediler.
    İmam (a.s): "Allah aşkına söyleyin bakalım; Resulullah (s.a.a)'in, Tebuk gazvesinde Ali (a.s)'a: "Sen baba nispet, Harun'un Musa'ya olan nispeti gibisin"[55] Ve: "Sen benden sonra her Müminin velisi (önderi)sin"[56] diye buyurduğunu bilmiyor musunuz?"
    (Meclistekiler bulunanlar:) "Evet, Allah şahittir ki biliyoruz" dediler.
    İmam (a.s): "Allah aşkına söyleyin; Resulullah (s.a.a)'ın, Necran ehlinden olan Hıristiyanları mübaheleye (lanetleşmeye) davet ettiği vakit, Hz. Ali, eşi ve iki evladından başka kimseyi getirmediğini biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz, doğrudur" dediler.[57]
    İmam (a.s): "Allah aşkına söyleyin bakalım, Resulullah'ın "Hayber" savaşında, İslam sancağını Ali'nin eline verdiğini ve "Şimdi bu sancağı, Allah ve Resulünü seven, Allah ve Resulü de kendisini seven, düşmana dönüp dönüp saldıran, aslâ firar etmeyen ve Allah'ın, Hayber kalesini kendisinin eliyle fethedeceği bir kimsenin eline veriyorum" şeklindeki sözünü biliyor musunuz?"
    (Mecliste bulunanlar:) "Evet, biliyoruz, Allah buna şahittir" dediler.[58]
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'ın Berâat suresini Ali (a.s) vasıtasıyla Mekke'ye ulaştırdığını ve "Benim mesajımı ben ve benden olan kimseden başkası ulaştıramaz." diye buyurduğunu biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir" dediler.[59]
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'in, karşılaştığı bütün zor durumlarda ve her hayati meselede Ali (a.s)'a olan sonsuz güveninden dolayı zorlukları halletmek için onu ileri sürdüğünü ve kendisini hiçbir zaman adıyla çağırmadığını ve daima kardeşim diye çağırdığını biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir." söylediler[60].
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'in Hz. Ali, Cafer ve Zeyd arasında hakemlik yaptığında: "Ya Ali sen bendensin, ben de sendenim ve sen benden sonra her müminin velisi (önderisin)" diye buyurduğunu biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir" dediler.[61]
    İmam (a.s): "Acaba Ali (a.s)'ın Resulullah (s.a.a) ile her gün ve her gece özel bir görüşmesi olduğunu ve bu görüşmelerde Ali (a.s) soru sorduğunda Resulullah (s.a.a)'in ona cevap verdiğini, sustuğunda da Resulullah (s.a.a)'in kendisinin konuşmaya başladığını biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah da buna şahittir" dediler[62].
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'ın kızı Fatıma (a.s)a: "Ben seni Ehl-i Beytimin en hayırlısı, İslam açısından onların en ilki, hilim açısından onların en halimi ve ilim açısından onların en alimi olan bir kimseyle evlendirdim" diye buyurarak Ali (a.s)'ı, Cafer-i Tayyar ve Hamza-i Seyyid-uş Şüheda'dan da üstün tuttuğunu bilmiyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir" dediler.[63]
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'in: "Ben Ademoğullarının efendisiyim, kardeşim Ali Arapların efendisidir. Fatıma cennet ehlinin hanımlarının en üstünüdür, iki evladım Hasan ve Hüseyin de cennet gençlerinin efendileridir." şeklindeki sözünü biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir" dediler.[64]
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'in Ali (a.s)'ı kendisine gusül vermekle görevlendirdiğini ve Cebrail'in bu işte ona yardımcı olacağını haber verdiğini bilmiyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz, Allah buna şahittir" dediler.[65]
    İmam (a.s): "Acaba Resulullah (s.a.a)'in son hutbesinde Müslümanlara hitaben: "Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum; (biri) Allah'ın kitabı, (diğeri ise) Ehl-i Beytimdir; onlara sarılırsanız kesinlikle sapmazsınız" şeklinde buyurduğunu biliyor musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, biliyoruz; Allah buna şahittir" dediler[66].
    Süleym b. Kays sonra şöyle diyor:
    "İmam Hüseyin (a.s) ayrıca Hz. Ali (a.s) ve Ehl-i Beyti hakkında Kur'ân'da nazil olan ve Resulullah (s.a.a)'in dilinden duyulan birçok faziletleri saydı. Resulullah (s.a.a)'in sahabesinden mecliste bulunanlar: "Evet, Allah'a andolsun ki biz bunları duymuşuz", tabiînden olanlar da: "Biz de bu faziletleri falan güvenilir sahabeden duyduk" diyorlardı.
    İmam (a.s), Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın faziletleri hakkındaki irad ettiği sözlerin devamında şöyle buyurdu:
    "Allah aşkına söyleyin; Resulullah (s.a.a)'in: "Ali'ye buğz ettiği halde beni sevdiğini iddia eden yalan söylüyor. Çünkü Ali'ye buğzedip de beni sevmek olmaz." diye buyurduğunu, bunun üzerine de bir adam kalkıp: "Ya Resulullah! Bunu biraz açıklar mısınız? dediğinde Resulullah (s.a.a)'in; "Çünkü Ali bendendir, ben de Ali'denim; onu seven beni sevmiştir; beni seven de Allah'ı sevmiştir; Ali'ye buğz eden bana buğz etmiştir; bana buğz eden de Allah'a buğz etmiştir" diye buyurduğunu duymuş musunuz?"
    (Meclistekiler:) "Evet, duymuşuz; Allah buna şahittir" dediler.[67]
    Hüseyin b. Ali (a.s)'ın Minâ'da irad ettiği ve Süleym b. Kays'ın da naklettiği hutbenin ilk bölümünün tercümesi böyle. Gördüğünüz gibi hutbenin bu bölümü çeşitli faziletleri içermektedir ve bu faziletlerin her biri, Ehl-i Sünnet'in itimat ettiği hadis kaynaklarında kendi ravilerinin yoluyla Resulullah (s.a.a)'den rivayet edilmiştir. Biz de bu faziletlerin çoğunu Ehl-i Sünnet'in sihah, sünen ve müsnedlerinden istihraç ederek bu kaynakları dipnotta belirttik. Bu bölümde fazla bir izaha ihtiyaç görmediğimiz için değerli okuyucuların dikkatini hutbenin ikinci bölümüne atfediyoruz.

    Hutbenin İkinci Bölümünün Metni

    Daha önce değindiğimiz gibi bu hutbe üç müstakil bölümden oluşmaktadır. Biz, tercüme ile metnin irtibat ve insicamının korunması için ikinci ve üçüncü bölümünü de hadis kitaplarının çoğunda muttasıl olarak nakledilmemesine rağmen birinci bölüm gibi müstakil olarak naklediyoruz:

    Açıklama:

    Tuhaf'ul-Ukul kitabının sahibi bu hutbeyi naklederken: "Hüseyin b. Ali (a.s)'ın emr-i bil maruf ve nehyi an-il münkere ait olan hutbesinin bu bölümü, Hz. Ali (a.s)'dan da nakledilmiştir." diyor.
    Bu hutbenin son bölümünde de değineceğimiz gibi söz konusu bölümün bazı cümleleri, Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın hutbe ve sözlerinin arasında da mevcuttur. İmam Hüseyin (a.s) da mevzunun önemi ve hassasiyeti hasebiyle hutbe ve konuşmalarında o cümlelerden yararlanmıştır. "Tuhaf'ul-Ukul" kitabının müellifinin dediğine göre, bu bölümün aslının Hz. Ali (a.s)'ın hutbesinden olması ve yiğit oğlu Hz. Hüseyin (a.s)'ın da marufa emir ve münkerden nehiy etmenin önemini açıklarken ve bu vazifenin çok büyük olduğunu tersim ederken ondan yararlanmış olması da mümkündür. Ama biz "Tuhaf'ul-Ukul" sahibinin işaret ettiğinin dışında bu bölümün, Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'a isnat edildiğini diğer kaynaklarda görmedik.

    Hutbenin İkinci Bölümünün Tercümesi

    "Ey insanlar! Allah'ın, kendi velilerini öğütlemek için Yahudi alimleri hakkındaki kınamalarından ibret alın. Allah-u Teâla (Yahudi alimlerini kınayarak) şöyle buyuruyor:
    "Niçin onların din alimleri, onları (Yahudileri) suç olan sözleri söylemekten (ve haram yemekten) men etmediler"[68].
    Yine Allah-u Teâla buyuruyor ki:
    "İsrail oğullarından kâfir olanlara Davud'un diliyle de lanet edilmişti, Meryem oğlu İsa'nın diliyle de lanet edilmişti. Bu da isyan ettiklerinden, aşırı gittiklerinden ve işledikleri kötülükten, birbirlerini alıkoymadıklarındandır. Gerçekten de yaptıkları iş, ne de kötü-dür."[69]
    "Allah'ın onları kınamasının sebebi, onların aralarında bulunan zalimlerin yaptıkları kötü işleri ve fesatları görüp onlardan yetişen dünya mal ve makamına olan meyilleri ve maruz kalmaktan sakındıkları baskı ve zulmün korkusu yüzünden onları men etmemelerinden dolayıdır. Halbuki Allah-u Teâla: "İnsanlardan korkmayın, benden korkun" buyurmaktadır.[70]
    Yine buyurmaktadır ki: "Erkek ve kadın Müminler, birbirlerinin (gözetleyen ve koruyan) dostlarıdır, iyiliği emrederler ve kötülükten de alıkoymaya çalışırlar."[71]
    "Görüldüğü gibi Allah-u Teâla (müminlerin sıfatını saydığında) marufa emir ve münkerden nehiy etmekle başlayıp ilk olarak onu farz kılıyor. Çünkü biliyor ki, eğer bu fariza yerine getirilir ve uygulanırsa (artık) bütün farizalar ister kolay olsun, ister zor yerine getirilir, uygulanır. Çünkü marufu emir ve münkerden nehiy etmek, zulme uğrayanların haklarının alınmasını, zalimlere muhalefet, beyt'ul-malın ve ganimetlerin (adaletle) bölünmesini, zekatın gereken yerlerden alınmasını, gerektiği şekilde sarf edilmesini sağlamasının yanı sıra İslam'a yapılan bir davettir de..."

    Bu Hutbenin Üçüncü Bölümünün Tercümesi

    "Sonra siz ey ilimle meşhur olup hayırla anılan, nasihatle tanınıp Allah'ın lütfüyle halkın gönüllerinde heybetli görünen topluluk! (Bilin ki) şerefli insanlar sizden çekinir, zayıflar size ihtiram gösterir, kendi derecenizde olan ve ihsan etmediğiniz kimseler (bile) sizi kendilerine tercih eder, (insanların) ihtiyaçları karşılanmadığı zaman sizin arabuluculuğunuzla karşılanır, yolda giderken padişahların heybeti ve büyüklerin izzetiyle yürüyorsunuz.
    Acaba bunların hepsi, sizden beklenilen İlahi vazifenizi yapmanız (ve kıyam etmeniz) için değil midir? Oysa ki siz vazifelerinizin çoğunu ihmal ediyorsunuz, ümmetin hakkını küçümsüyorsunuz, zayıfların hakkını çiğniyorsunuz. Fakat zannettiğiniz kendi hakkınıza gelince, onu talep ediyorsunuz. Siz Allah yolunda ne bir mal harcadınız, ne O'nun yarattığı canı onun yolunda bir tehlikeye attınız, ne de O'nun rızası için bir aşiretle düşmanlık yaptınız.
    (Bununla birlikte) Allah'ın cennetine girmeyi peygamberleriyle komşu olmayı ve azabından kurtulmayı arzuluyorsunuz. Ey Allah'tan böyle beklentileri olanlar! Ben O'nun azabından birisinin size inmesinden korkuyorum. Zira siz, Allah'ın kerameti sayesinde onunla üstün kılındığınız bir makama eriştiniz. Ama Allah'a (ibadet etmekle) tanınan kimselere ihtiram etmiyorsunuz. Oysa siz O'nun ismiyle insanlar arasında ihtiram görüyorsunuz.
    Kendi gözlerinizle Allah'ın ahitlerinin çiğnendiğini görmeniz sizleri tedirgin etmiyor. Oysa ki babalarınızın bazı ahitlerinin (söz ve vasiyetleri) çiğnenmesinden tedirgin oluyorsunuz. Peygamber'in ahitleri tahkir edilmekte) kör, sakat ve dilsiz kimseler şehirlerde sığınaksız ve idarecisiz kalmış acıyanları bile yoktur; sizler de ne makamınızdan yararlanıp onların hakkında bir iş yapıyorsunuz, ne de (onlar için) bir iş yapan kimselere yardımcı oluyorsunuz! Zalimlere dalkavukluk ve yaltaklık yaparak onlardan korunmaya çalışıyorsunuz. Bütün bunlar yüce Allah'ın size buyurduğu yasaklardır; oysa sizler gaflet içerisindesiniz."
    Eğer şuurunuz olsaydı, insanlar arasında en büyük mûsibete uğrayan ve gerçek alimlik makamından uzak düşen kimseler olduğunuzu anlardınız. Çünkü işleri yürütmek ve hükümleri uygulamak, Allah'ın helalı ve haramı konusunda emin olan, güvenilen ulemanın elinde olmalıdır. Oysa bu mevki sizin elinizden alınmıştır. Bu mevki, sadece açık deliller geldikten sonra hakkın etrafından dağıldığınız ve sünnette ihtilaf ettiğiniz için elinizden çıkmıştır.
    Eğer eziyetlere sabredip, Allah için zorluklara katlanacak olsaydınız, İlahî emirler (toplumun yönetimi) sizin elinize geçer, emirler sizden sadır olur ve size dönerdi. Siz mevkiinizi bırakarak Allah'ın işlerini onlara teslim ettiniz, onlar da şüphe üzerine hareket edip nefsani arzulara dalıyorlar.
    Zalimleri bunlara musallat kılan şey, siz âlimlerin ölümden kaçmanız ve sizden ayrılacak hayata gönül bağlamanızdır. Sizler güçsüz halkı onlara teslim ettiniz. Onlardan bazıları ezik köleler durumuna düşmüş, bazıları da geçimini sağlayamayan yenik mustaz'aflar haline gelmiştir. Onlar (zalimler), eşrara (kötü insanlara) uyarak ve Allah'a cesaret göstererek memlekette istedikleri şekilde dolaşıyor, heva ve heveslerine tabi olarak da rezillik ediyorlar.
    Her şehirde belagatlı hatipleri vardır. Memleketin her tarafı onlara boyun eğmiş durumdadır. Her tarafta sultalarını sağlamışlar. Halk da köleler gibi onlara karşı kendilerini savunacak bir güce sahip değiller. Halka egemen olanlar, ya gaddar, isyankâr ve mustaz'aflara karşı baskı yapan zalimlerdir ya da Allah'a ve kıyamete inancı olmayan emir sahipleridir.
    Hayret! Nasıl hayret etmeyebilirim! Oysa ki İslam toprakları sahtekâr zalim, zekat toplayan hâin ve müminlere karşı şefkatsiz ve insafsız olan hükümdarların tasarrufundadır. Münakaşa ettiğimiz hususlarda bizimle sizin aranızda hüküm verecek olan yalnız Allah'tır. İhtilafımızda bizleri yargılayan da O'dur."
    Hüseyin b. Ali (a.s) sözünün sonunda da şöyle buyurdu: "Allah'ım; sen biliyorsun ki, bizim tarafımızdan gerçekleşen (kıyam), saltanat için yarış ve değersiz dünya mallarından bir şeye ulaşmak için değildir; senin dininin nişanelerini (öğretilerini) göstermek, beldelerinde ıslahı ortaya çıkarmak, mazlum kullarına emniyet ve güvence kazandırmak ve senin farz, sünnet ve hükümlerine amel edilmesi içindir. Eğer sizler bize yardım etmez ve bize hak vermezseniz zalimler sizlere musallat olur ve Peygamber'in nurunu söndürmeye çalışırlar. Allah bize yeterlidir; O'na tevekkül etmişiz, O'na yönelmişiz ve dönüşümüz de O'nadır."
    İşte Hüseyin b. Ali (a.s)'ın "Minâ"da buyurduğu ve Müslümanların, İslam'ın bünyesine indirilen darbelerden ve gelecekte İslam'ın esasını tehdit edecek tehlikeli hadiselerden haberdar olması için diğerlerine de ulaştırılmasını orada hazır bulunanlardan ısrarla istediği değerli hutbesi bundan ibaretti.
    _________________

    İMAM HÜSEYN(A.S)'IN MİNA'DAKİ HUTBESİ(2)

    BEŞİNCİ BÖLÜM: MİNA HUTBESİ HAKKINDA BİRKAÇ NÜKTE

    İmam Hüseyin (a.s) bu değerli hutbede, Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın şahadetinden sonraki dönemin muhtelif içtimaî ve mezhebi yönlerini, Muaviye b. Ebi Süfyan'ın İslam toplumunun mukadderatına musallat olmasının sebebini ve İslam'ın bu eski düşmanının, Müslümanların kaderiyle oynamasının illetini dile getirmiştir. Daha sonra İslam'ın geleceğini tehdit eden tehlikelere değinmiş ve "Eğer Müslümanlar kıyam etmez, kavmin ileri gelenleri ve halkın aydın fikirlileri kendilerine gelmez ve vazifelerini yapmazlarsa, İslam düşmanları risalet meşalesinin nurunu tamamıyla söndürmeye çalışacaklardır" diyerek tehlikeyi çok öncelerden haber verip ikaz etmiştir.
    Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın oğlu İmam Hüseyin (a.s) böylece Kur'ân ve Ehl-i Beyt'in mazlumiyet sesini, İslam çapında mümkün olduğu kadar sadık ve sorumluluğunun bilincinde olan kişilere ulaştırmaları ve onları bu tehlikeden haberdar etmeleri için söz konusu mecliste hazır bulunanlara ulaştırmıştır.

    Hutbenin İrat Niteliği Hakkında Birkaç Nükte

    Gerçi bu hutbenin her cümle ve ibaresi, tarihi ve ilmi açıdan derin bir açıklamayı gerektirir.[72] Fakat şimdilik bu fırsatta sadece hutbenin irat niteliğinden bazı nüktelere değineceğiz. Daha sonra hutbenin metin ve içeriğiyle ilgili olan üç önemli ve hassas nükteyi hatırlatacağız.

    1- Mecliste Hazır Bulunanlar

    Bu değerli hutbenin irat niteliği hakkındaki önemli nüktelerden birisi, o önemli meclise katılan kimselerin seçkin şahsiyetlerden olmalarıdır. Zira söz konusu meclis, Benihaşim, Muhacir ve Ensar'dan seçkin şahsiyetlerin katılımıyla düzenlenmiştir. O meclise, Peygamber (s.a.a)'in huzuruna erişme mutluluğuna nail olan sahabeden iki yüz, tabiin ve sahabenin evlatlarından ise sekiz yüzü aşkın kişi katılmıştır.
    Bu meclise katılanlar hakkında diğer önemli bir nükte de Benihaşim, sahabe ve tabiinden olanların eşlerinin bu mecliste bulunmalarıdır. Süleym b. Kays'ın sözüne göre, İmam (a.s) onları resmen söz konusu meclise davet etmişti.

    2- Uygun Bir Zamanı Seçmesi

    İmam Hüseyin (a.s), hacılar bir süre ibadet ettikten, Allah-u Teâla ile irtibat kurduktan, umre amellerini bitirdikten, Arafat konağından geçtikten, "Meş'âr" çölünde beytute ettikten, kurban merasimini yaptıktan ve Resulullah'ın yadigârının hayat verici mesajlarını almak için ruhî ve manevi bir havaya büründükten sonra bu hutbeyi buyurmuşlardır.

    3- Uygun Bir Yeri Seçmesi

    Önceden de değindiğimiz gibi İmam Hüseyin (a.s) bu hutbeyi Minâ'da buyurmuştur. Minâ, Beytullah'ın yanı başında yer alan en hassas bir noktadır. Minâ, İbrahim (a.s)'ın ilahî aşkının tecelli ettiği yer ve fedâkârlık örneği İsmail (a.s)'ın kurbangâhıdır. O mukaddes yer ki, orada bütün bağlılıklardan sıyrılmak, Allah'tan gayri her şeyi unutmak, sembolik olarak şeytanlar ve tağutları taşlayarak Hakk'ın nidasına lebbeyk demeye ve Allah yolunda her türlü fedakarlığa hazır olmak gerekir. İsmail (a.s)'ın: "Ey baba, emrolunduğun şeyi yap (ve kes beni)" sözünden dersler almak ve: "İnşallah beni sabırlılardan bulursun" sözünü, ilahi hedeflere ulaşmakta her türlü meşakkatlere katlanmak için örnek almak gerekir.

    4- Beniümeyye'nin Aleyhine Kıyam İlanı

    Söz konusu hutbenin irat tarihi, Hüseyin b. Ali (a.s)'ın Muaviye'nin zamanından itibaren, Emevi hanedanının aleyhine kıyam yapmak, tağuti ve meşru olmayan bu hükümeti devirerek İslami bir hükümeti onun yerine oturtmak ve İslam ve müslümanların kaderini adil bir yöneticinin eline vermek için uygun bir fırsatı beklediğini göstermektedir. Bu değerli hutbede bütün müslümanların İmam (a.s)'ın başlatmış olduğu kıyama katılmaları ve o hazretin davetine olumlu cevap vermelerinin istenmesi vurgulanmıştır. Bu nükte, İmam (a.s)'ın kıyamı hakkındaki birçok sorunun cevabını verebilir.
    Hüseyin (a.s)'ın kıyam ve hareketi hakkında birçok soru sorulmaktadır. Onlardan bazıları şunlardır:
    Acaba İmam (a.s)'ın Yezid b. Muaviye'ye biat etmemesi mi Aşura olayına sebep oldu?
    Acaba Kufe halkının daveti ve onların İmam (a.s)'ı himaye ve destekleme hakkındaki ahit ve sözleri mi o hazretin hareket ve kıyamının faktörü oldu?
    Acaba İmam (a.s), İrak halkının siyasi ve içtimai durumundan haberdar olduğu halde mi Kufe'ye doğru hareket etti?
    Bu soruların cevabı şudur: İmam Hüseyin (a.s), gerçi Muaviye'nin zamanında silahlı bir kıyamın İslam'a bir yarar sağlamayacağını ve Muaviye'nin propaganda tezgahının her hareket ve kıyamdan kendi çıkarı ve Beniümeyye hilafetinin sağlamlaşması yönünde çaba harcayacaklarını biliyordu ama, böyle bir durumda susmayı da câiz görmüyordu. İşte bundan dolayı İmam (a.s) bir taraftan Beniümeyye'nin cinayetlerini ifşa ederek müslümanları hakim olan durum ve gelecek tehlikelerden haberdar ediyor ve diğer taraftan ise uygun bir zamanda kıyam etmesi için emine hazırlıyordu.
    Bu hutbenin içeriğini göz önünde bulundurduğumuzda Minâ toplantısının, İmam Hüseyin (a.s) tarafından Beniümeyye aleyhinde başlatılan ilk kıyam ilanı meclisi olduğunu bilmemiz gerekir.
    İmam Hüseyin (a.s)'ın kıyamı hakkındaki diğer faktörlere gelince; onlardan her birini, İmam (a.s)'ın hareketinin yan faktör ve zahiri sebeplerinden sayabiliriz. Ama İmam (a.s)'ın kıyamının asıl faktör ve sebebini, söz konusu bu hutbenin metin ve muhtevası, bu kıyamın başlangıç tarih ve noktasını da bu hutbenin irat tarihi bilmemiz gerekir. Diğer sebeplerin olup olmaması bu kıyamın aslında etkili olmadığı gibi bu vazifenin ifasına da bir engel olmamaktadır.

    5- Müşriklerden Beraat Merasimi

    Eğer müşrik ve İslam düşmanlarından teberri ve teneffür etmenin hac menasikiyle müstakim bir irtibatı varsa ve bu büyük hac toplantısı ve bu evrensel İslam kongresinde müslümanların, düşmanların tehlikeleri hakkında ikaz edilmeleri, tağut ve şeytanlardan teberi etmekle İslam'ın kudretinin sergilenmesi ve Kur'ân takipçilerinin kendi güçlerinin azameti ve düşmana karşı koyacak bir güce sahip olmaları hakkında uyarılmaları gerekiyorsa, o halde Minâ toplantısını ve İmam Hüseyin (a.s)'ın ateşli hutbesini, müşriklerden beraat etmenin ikinci resmi merasimi adıyla yad etmemiz gerekir. Zira bu merasim, Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın, Allah'ın ve Peygamber (s.a.a)'in emriyle ilk kez Minâ'da düzenlediği ve O Hazretin nidasının "beraatün minellahi ve resulihi..." ayetinin kıraati ve müşriklerden beraati ilan etmekle Mekke'de çınladığı gibi, bu merasim ikinci kez de İmam Hüseyin (a.s) tarafından Minâ'da, o eşsiz kongre ve toplantıda, hakim gücün hak yoldan sapmasının ifşasıyla ve İslam'ı Resulullah (s.a.a)'in döneminin şirkinden daha çok tehdit eden o günün nifak sultasının nefy edilmesiyle birlikte düzenlenmiş ve bütün aleme duyurulmuştur.

    6- Hutbenin Yayınlanmasına Tekit

    Son nükte de şu ki, bu hutbedeki yer alan sözlerin İslam dünyasında yayınlanması gerekir. Zira İmam Hüseyin (a.s)'ın kendisi, dinleyicilere bu hutbeyi yazmalarını ve kendi vatanlarına döndükten sonra gelecek olaylar hakkında vazifelerini öğrenme ve İslam'ı savunmaya hazırlanmaları için onu güvendikleri müteahhit müslümanlara okuyup anlatmalarını emretmiştir.

    ALTINCI BÖLÜM: MİNA HUTBESİNİN DOĞURDUĞU ÜÇ NETİCE

    1- Velayetten Sapma

    Velayetin Kavramı Hakkında Bir Açıklama

    Asıl konuya geçmeden önce her müslümanın bilmesi ve tanıması gereken ve onun en önemli vazife ve farzlarından olan velayet hakkında özet de olsa biraz durmamız yerinde olacaktır.
    Minâ hutbesinin birinci bölümünde İmam Hüseyin (a.s) tarafından söz konusu edilen ve isbatı için Kur'ân ve hadislerden fazilet unvanında deliller zikredilen ve söz konusu mecliste hazır bulunanlar tarafından teyit edilen Emir'ul-Müminin (a.s) ve diğer masum İmamlar (a.s)'ın velayeti, itikadi bir mevzu ve masum İmamlarda olan diğer cismani ve ruhani faziletler gibi bariz sıfatlardan biri olmasıyla birlikte bu fazilet ve menkıbelerin hepsinin başında yer almaktadır. Diğer bir tabirle; bütün fazilet ve menkıbeleri, velayetin tahakkuk mukaddimesi ve başlangıç noktası bilmemiz gerekir.
    "Tathir"[73] ayetinin nazil olması ve Ehl-i Beyt (a.s)'ın azamet ve kutsallığının cihanî ilanı, "Gadir-i Hum"un tarihi olayına ve imamet meselesinin ilanı yoluyla tahakkuk bulan "velayetin tebliği"[74] ve "nimetin tamamlanması"nın[75] önemli merasimine bir mukaddimedir.
    Ehl-i Beyt'in, hassas "Mübahele"[76] olayının sahnesinde hazır olma emri, "Hel eta" suresi ve "Meveddet"[77] ayetinin nazil olması ve ismet ailesinin fazileti hakkında nazil olan ayetlerin hepsi, "ulu'l- emr"e[78] uyma emrinin esası, velayet-i emir ve rehberi-yi ümmetin bariz örnekleri ve en kamil mısdaklarının tanıtımıdır.
    Nitekim Emir'ul-Muminin Ali (a.s) ve diğer masum İmamların faziletleri hakkındaki "Sedd-i Ebvab", "Uhuvvet", "Menzilet", "İblağ-i Beraat", "Sekaleyn" ve benzeri hadislerin her biri masum İmamlara mahsus olan müstakil bir fazilet olmalarına rağmen "Ya Ali! Sen her mümin ve müminenin velisisin"[79] faziletine bir mukaddimedir.
    Masum İmamlarda bulunan zahiri, cismani, batini ve ruhani bütün faziletler, şu gerçeğin temelidir: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır"[80] Ve "Âl-i Muhammed'in velayeti azaptan güvencedir."[81]
    Namazın teşehhüdünde Âl-i Muhamme salavat zikrinin hikmeti de, müslümanların bu asla teveccühlerini çekmek ve kıyamete kadar bu hakikatin bekasının remzidir. Zira her müslüman, günlük namazlarında en azından dokuz defa bu gerçeğe itiraf etmek ve Allah'ın birlik ve Peygamber (s.a.a)'in risaletine şehadeten sonra Âl-i Muhammed'i varlık aleminde Allah'ın velileri olarak tanımakla mükelleftir. Çünkü "Namazında onlara salavat getirmeyenin, namazı kabul değildir."[82]
    İşte bu nedenledir ki, bazı fakihler ezanda tevhid ve nübüvvete şehadetten sonra Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın bütün faziletleri arasından sadece velayet ve emarete şehadet etmeği câiz bilmiş, hatta onu müstahap bilerek şöyle buyurmuşlardır: "Sizden herhangi biriniz ‘la ilahe ilellah Muhammd'un- resulullah' derse, ‘Ali'yyun Emir'ıl-Muminin' de söylesin."[83]
    Evet velayet, bütün farzlardan daha önemli ve bütün farzların esas ve kökü olarak tanıtılmıştır: "Velayete çağrıldığı gibi hiçbir şeye çağrılmamıştır."[84]
    Zira velayet, insanların nefislerine onların kendilerinden daha ziyade bir yetkiye sahip olmaktır;[85] İlahi anayasa esasına göre toplumun bütün işlerinin müdüriyeti ve tağutların kudret ve hükümetini uzaklaştırmak ve müstekbirler sultasını siyaset sahnesinden silip atmaktır.[86]
    Velayet, bütün ahkamın icra anahtarı ve "veli" ise (insanları) bütün İlahi kanunlara delil ve hidayet edicidir.[87]
    Velhasıl, Kur'ân'ın emrine göre, Allah ve resulünün emri doğrultusunda velinin (ilahi önderin) emrine uymak herkese farz ve gereklidir.[88] Zira bu makam Resulullah (s.a.a)'den sonra masum İmamların özellik ve vazifelerindendir; onlar hazır olmadıklarında ise onların vekillerinin özellik ve vazifelerindendir. Yani bütün şartları haiz fakihlerdir. Zira bu makam, ayet ve rivayetlerden akli ve nakli delillerle onlar için sabittir.[89]
    Velayet, sadece Ehl-i Beyt'i sevmek seviyesinde olan akidevi bir mesele değildir. Velayet, ameli olan akidevi bir konudur; ona, topluma hakimiyet haddindeki bir makam ve mevki seviyesinde bakmak ve inanmak gerekir. Öyle bir hakimiyet ki, onun asıl vazifesi bütün ahkam ve İslam kanunlarını uygulamak ve İslam'a muhalif olan bütün iş ve hareketlerin önünü almaktır. Zira İslam'ın, gerekli şartları haiz fakihleri de, topluma hakimiyet ve İslam kanun ve hükümlerini icra etmek açısından, masumiyet vs. faziletlerde mertebeleri masum İmamlardan çok aşağıda olmasına rağmen onlar gibidirler.
    Binaenaleyh, eğer bazı kimseler, İmamlara nisbetle velayetin tahakkukunda, sadece, onlarda olan ahlaki ve manevi faziletlere itikat etmenin ve onlara muhabbet ve sevgi beslemenin yeterli olacağını düşünürlerse, büyük bir yanılgı içerisindedirler. Böyle bir düşünce batıl ve kesin olan İslami esaslarla çelişmektedir. Eğer velayetin kavramı hakkında böyle bir bakış kabul olursa, o zaman Nasibi fırkası hariç bütün İslami mezheplerin takipçilerini velayeti (İmamların velayetlerine inanan) saymamız gerekir. Çünkü bütün müslümanlar, Ehl-i Beyt ve Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın fezail ve dostluklarını kabul etmişlerdir. Ehl-i Sünnetin büyük alimleri, sevgi ve dostluk anlamında olan velayetlerini inkar etmemekte, hatta en üstün ibadetlerden biri olarak saymaktadırlar.[90]
    Ehl-i Beyt'in ve Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın faziletlerini inkar etmek, onların menkıbelerini görmezlikten gelmek ve onları gizlemek mümkün mü?[91]
    Yöneticilik ve hükümet manasında olan velayetin sadece masum İmamlara muhtas olduğu ve sadece onların bu yetkiyi kullanabilecekleri ve gaybet zamanında ise fakihlerin bu yetkiyi kullanmaya haklarının olmadığı düşüncesi de saçma ve batıl bir düşüncedir. Zira böyle bir düşüncenin neticesi hayat bağışlayan İslam'ın hükümlerinin inzivaya itilmesine, Kur'ân'ın sabit kanunlarının değişip tahrife uğramasına, bu semavi ve ebedi olan kitabın programlarının tatil olmasına, içtimai ve siyasi programların hepsinin ferdi ibadetlerle sınırlanmasına ve Muhammedî dini, Hıristiyanlık dini gibi hükümetlerin menfaat ve siyasetleriyle çelişmeyecek bir şekilde mescit ve mabet dahilinde düşünmeye sebep olmaktadır. Eğer mescit ve mabet dahilinde yapılan ibadetler, onların siyaset ve menfaatleriyle çelişirse, bu ferdi şeair ve ibadetler de onların tarafından engellenmiş olur. Nitekim müslümanlar tarih boyunca dünyanın her tarafında sürekli böyle acı tecrübelerle karşılaşmışlardır.
    Evet, eğer Kur'ân'ın hükümlerinin uygulanması velayet anahtarına muhtaçsa ve eğer İslam kanunlarını uygulamak veli isminde bir delili (yöneticiyi) talep ediyorsa, bu ihtiyaç, zaman geçmesi ve İslam'ın yaygınlaşmasıyla daha çok kendini göstermekte ve düşmanlar tarafından düşmanlıkların şiddetleşmesiyle ve müstekbirler tarafından derin kinlerin belirmesiyle daha çok aşikar olmaktadır.
    "Evet, Masum İmamlar (a.s) zamanında İslami hükümlerin icra olması ve Kur'ân programlarının uygulanması, velayet yetkisini kullanma ve hükümet kurmaya muhtaçtı ve onlar onu elde etmek için çaba sarf etmiş, hatta zemine uygun olduğunda kılıçla kıyam bile etmişlerdir; ama bugün böyle bir yetkiyi kullanmak ve böyle bir hükümeti teşkil etmek gerekli değildir" diyebilir miyiz?!
    Yine, "İslam birinci ve ikinci asırda düşmanlar ve muhalifler tarafından tehdit ve saldırıya maruzdu ve güçlü müdafaacılara muhtaçtı; ama bugün böyle bir tehdit ve saldırıya maruz değildir ve böyle bir düşman ve muhalifleri de yoktur" diyebilir miyiz?!
    Şimdi asıl mevzua yani velayetten sapma meselesine dönelim:
    Hüseyin b. Ali (a.s)'ın bu hutbede gündeme getirdiği ilk konu, halkın hak'tan sapması, asıl velayet çizgisinden çıkması ve Resulullah (s.a.a)'in bu önemli ve temel meseledeki vasiyetlerini unutmasıdır. Resulullah (s.a.a) nübüvvetinin ilk gününden son gününe kadar ve nübüvvet döneminin 23 yıl boyunca muhtelif münasebetlerde velayet ve imamet konusunu söz konusu etmiş, çeşitli beyan ve tabirlerle Emir'ul-Müminin Hz. Ali (a.s)'ı halka tanıtmıştır. Bunun bariz örneklerinden biri de "Sedd-i Ebvâb" (kapıları kapama) meselesidir. Resulullah (s.a.a) Medine'ye varit olduktan sonra cami ve etraftaki odaların yapımına başlandığı zaman: "Ali'nin odasının kapısından başka bütün kapıları kapatın" diye kesin bir emir verdi. Sonra: "Sizin kapılarınızı ben kapatmadım, fakat Allah-u Teâla sizin kapılarınızın kapatılmasını ve onun kapısının açık bırakılmasını emretti bana" buyurdu.
    Bu işi: "Sen benden sonra her Müminin velisisin" şeklinde beyanıyla da devam ettirdi. Hatta hayatının son aylarında ve son günlerinde bile artık hiçbir şüphe kalmaması, tevil ve tefsire bir yol bırakılmaması için bu önemli ve hayatî meseleyi dile getirdi; hem de öyle birkaç kişinin yanında değil, Gadîr-i Hum'da ve Mescid-i Nebevî'de olduğu gibi Müslümanların umumunun huzurunda...
    Hz. Hüseyin (a.s)'ın Minâ'da düzenlediği toplantıda hazır bulunanların buna ya bizzat kendileri şahit olmuş veya şahit olan güvenilir ashaptan duymuşlardı. Onun için de İmam Hüseyin (a.s) onlardan şahitlik yapmalarını istediğinde: "Evet, Allah şahittir ki buyurduğunuz gibidir" diyorlardı.
    Fakat çeşitli sebeplerden dolayı bu inhiraf (velayetten sapma) vuku buldu, zamanın geçmesiyle de daha bir şiddetlendi. Bir kere bu binanın temeli eğri atılmıştı. Bunun ilk tuğlası, Peygamber'in vasiyetini reddedip sahabenin icmâ ve kararına istinat etme esası üzerine koyulmuştu. İkinci tuğlası ise takriben iki yıl süren bir müddetten sonra birincisinin tam tersine, vasiyete istinat edip icmayı nefyetmek, görüş sahiplerinin görüşlerini almama, ehl-i hal ve akdin (uzmanların) görüşlerine teveccüh etmeme esası üzerine koyulmuştu. On yıl geçtikten sonra da üçüncü halifenin seçiminde önceki iki metoda muhalif olan "şura" ismindeki üçüncü bir yola baş vuruldu. Halife seçiminde vuku bulan bu inhiraf, bu üç köşeli tenakuz, bu üç kutuplu tezat, bazılarınca geçmiş tarihe ait ve olup-bitmiş bir mesele olarak değerlendirilebilir. Ama meselenin, zamanın geçmesiyle vücuda getirdiği ve boyutlarını hiçbir araştırmacı, tarihçi ve sosyologun belirleyemeyeceği acı sonuçları, bu olayın sanıldığı gibi de basit olmadığını göstermektedir.

    Emir'ul-Müminin Hz. Ali (a.s)'ın Döneminin Hadiseleri

    Bu dinî-içtimaî derdin bir köşesini, Hz. Ali (a.s)'ın sözlerinde de -ki Hz. Hüseyin'in hutbesi de onun şerhi mesabesindedir- görmek mümkündür. Hz. Ali (a.s) birinci ve ikinci halifenin nasıl seçildiklerini, ikinci ve üçüncü halifeler zamanında meydana gelen ve Müslümanların kendisine baş vurmalarına sebep olan olaylar, sıkıntılar ve hatalara karşı kendi durumunu, heva ve heves, dünya perestlik ve makam severlik esiri olan bir grup Müslümanlar tarafından çıkarılan engelleri beyan ettikten sonra şöyle buyuruyor:
    "Allah'a andolsun ki, halk onun (ikinci halifenin) zamanında ne edeceğini şaşırdı, yoldan çıktı, renkten renge boyandı; oradan oraya koştu durdu. Uzun bir zaman çetin mihnetlere düştüm, sabrettim, derken onun (Ömer'in) zamanı da geldi geçti; halifeliği bir şûraya bıraktı, beni de kendi zannınca onlardan biri saydı. Allah'ım, sana sığınırım, ne de danışma topluluğuydu bu! Onların birincisiyle (Ebu Bekir'le) ne zaman mukayese edildim ki şimdi bunlara (şuranın üyelerine) denk tutulayım? Fakat ben (fazla üzerinde durmadım) inerlerken onlarla indim, uçarlarken onlarla uçtum; inişte yokuşta onlarla birlikte oldum (şûralarında bulundum) içlerinden biri, hasedinden dolayı haktan saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki onları dile getirmek bile çirkin...
    Derken üçüncüsü (Osman) kalktı, hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü toplamak ve Beyt'ul-Malı yemekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah'ın malını, ilkbaharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu ve servet toplaması, onu bu hale getirdi, işini tamamladı gitti.
    Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni ezen bir şey olmadı, her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki kalabalıktan Hasan'la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse... Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı.
    Ama işi elime aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itaatten çıktı, sanki onlar her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın "İşte ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç çekinenlerindir"[92] buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah'a elbette duydular, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde görünmüş ve dünyanın zahirine kanmışlardı." [93]  
    Adalet merkezi ve İslamî kanunların sahih mihveri, İmam Ali (a.s) iş başına geçer geçmez kendi programını şöyle ilan etti:
    "Andolsun Allah'a ki, Osman'ın bağışlarından ve beyt'ul-maldan boş yere ona buna harcadığı şeylerden ne bulursam, kadınlara mihir verilse de, cariyeler satın alınsa da onu alıp sahibine ve beyt'ul-mala geri çevireceğim. Çünkü adalette genişlik vardır. Zira adalete tahammül etmeyen bir kimse zulme hiç tahammül etmez." [94]
    Yirmi beş yıl haktan sapma neticesinde ve Resulullah (s.a.a)'in yaşantı tarzının unutulması, toplumun kanunu ayaklar altına almaya ve hakkı çiğnemeye alışması neticesinde, hak ve adaleti icra etmek suçuyla Hz. Ali'ye karşı savaşmaya kalkıştılar. Doğrudan doğruya savaşa katılmayanlar da susmalarıyla düşmanı takviye ettiler. Hazret'in hak ve adaleti yaymak, Kur'ân'ın ve Peygamber'in hedeflerini gerçekleştirmek yolunda harcanması gereken gücünü, İslam'ın esasını savunmak ve Müslümanların havzasını korumak yönüne atfettiler. Bu iç savaşlar ve dahili çekişmeler öyle bir yere vardı, hak cephesini öyle bir taz'îf etti ve Hazret'i o kadar yordu ki, artık Allah'a sığınıp şöyle yalvardı:
    "Allah'ım, ben onlardan bezdim; onlar da benden bezdiler. Benim gönlüm onlardan daraldı; onların gönlü de benden daraldı. Onlardan daha hayırlılarını ver bana; benim yerime de kötü insanları musallat et onlara."
    Sonra şöyle buyurdu: "Vallahi, bu topluluk (Muaviye taraftarları) sanıyorum ki, yakın bir zamanda size musallat olacak; bunun sebebi de onların batılda birleşmeleri, sizin ise haktan ayrılmanızdır. İmamınız hak üzereyken ona isyan etmenizdir, onlarınsa imamları batıla uymuşken itâatte bulunmalarıdır. Onlar emaneti sahibine veriyorlar; sizse hâinlik ediyorsunuz. Onlar şehirlerinde ıslahat yapıyorlar; sizse bozgunculuk yapıyorsunuz." [95]
    Hz. Ali (a.s) daha sonra: "Düşmanın her geçen gün daha etkili adımlar atmasına rağmen sizin böyle ihmalkâr davranmanız, İmam ve önderinizin karşısında vazifenizi yapmaktan kaçınmanız, Muaviye ve ashabının yakında size musallat olacaklarını, karanlık ve uğursuz bir geleceğin sizi beklediğini göstermektedir" buyurarak ikazda bulunmuştur.
    Yine şöyle buyurmuştur: "Bilin ki, benden sonra hepiniz aşağılanacaksınız, keskin kılıca uğrayacaksınız ve zalimlerin sizin aranızda adet edineceği bir istibdat, diktatörlük hakim olacaktır size."[96]
    Nihayet Hazret'in: "Onların yerine, onlardan hayırlısını ver bana" duası icabete erişti ve kendilerinden incindiği kimselerle bir arada olması, Allah'ın civar-î kurbunda Resulullah (s.a.a), Peygamberler ve evliyalar ile birlikte olmaya dönüştü, mübârek başının yarılmasıyla ebedi saadeti istikbal etti ve Kabe'nin Rabbine kavuşarak: "Ka'be'nin Rabbine andolsun ki, zafere eriştim"[97] buyurdular.

    İmam Hasan (a.s)'ın Tavrı

    Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'dan sonra Resulullah (s.a.a)'in reyhanı Hasan-ı Mücteba (a.s) babasının Muaviye'ye karşı savaşma, fesat kaynağı olan Beniümeyye hanedanının kökünü kazıma ve geçmişteki küfür ve hal-ı hazırdaki nifaka karşı mücadele verme yolunu imamet ve önderliğin başta gelen vazifelerinden biri olarak devam ettirdi. Çünkü o da bir hak İmam ve cennet ehlinin gençlerinin efendisi idi; yolu Ali (a.s)'ın yolu ve programı da onun programının aynısı idi.
    İşte bu esas üzere Muaviye'ye karşı savaş emri verdi ve Kûfe ordusunu seferber edip kendisi de onların başkomutanı olarak cepheye doğru hareket etti. İki ordu arasında savaş başladığında, bir taraftan, hep rahatlık peşinde oldukları, ahitlerine bağlı kalmadıkları ve sorumluluk hissetmediklerinden dolayı, Hz. Ali (a.s)'ın kendilerini Allah'a şikayet ettiği kimselerin İmam Hasan (a.s)'ın ordusunda bulunmaları, diğer taraftan da Ebu Süfyan oğlunun çeşitli düzen ve hilelere baş vurması, İmam Hasan (a.s)'ı, kalpten razı olmamasına rağmen sulhu kabul etmeye mecbur bıraktı.
    İmam Hasan (a.s) bu acı hadisenin nedenini ve bu zahiri in'itâfın sebebini çeşitli beyanlarla açıklayıp kalbindeki dertleri dile getirmiştir.
    İmam Hasan (a.s), Muaviye'nin de katıldığı bir toplantıda şöyle konuştu: "Ey insanlar! Muaviye, kararnameyi kabul etmemle onu hilafet makamına layık gördüğümü imâ etmek istiyor; ama, o yalan söylüyor. Çünkü Allah'ın kitabı ve Peygamber'in sünneti gereğince halkın önderliği biz Ehl-i Beyt'e mahsustur (Kitap ve Sünnete aykırı nasıl hareket edebilirim). Andolsun Allah'a ki, eğer insanlar kendi biatlerinde bize vefalı kalsalar, emrimize itaat etseler ve bize yardımda bulunsalardı, Allah-u Teâlâ yer ve göklerin bereketini bize bağışlardı." (Bu esnada Muaviye'ye hitaben de şöyle buyurdu:)
    "Artık o zaman siz, Müslümanlara hükmetmeye ve onlara egemen olmaya tamah edemezdiniz. Ey Muaviye! Resulullah (s.a.a): "Velayet ve önderliğini, bilen kişilerin olmasıyla birlikte bilmeyen kişilere bırakan her millet, yok olur ve buzağıya tapmaya yönelir" buyurmamış mıdır?"
    İmam Hasan (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: "Evet, Beniisrail, Musa (a.s)'ın halifesinin Harun olduğunu bildikleri halde onu terk ettiler ve buzağıya taptılar. Müslümanların arasında da böyle bir sapıklık vücuda geldi; onlar da Resulullah (s.a.a)'in, Hz. Ali'ye: "Sen bana nispet, Harun'un Musa'ya nispeti gibisin" şeklindeki tavsiyesini terk ettiler ve onun kötü sonuçlarına duçar oldular."
    İmam Hasan (a.s) daha sonra Muaviye'ye hitaben şöyle buyurdu: "Resulullah (s.a.a) halkı Allah'a ve tevhide davet ettiğinde mağaraya sığındı, eğer yâr-u yaveri olsaydı halkın arasından firar etmezdi. Ey Muaviye! Benim de yar-u yaverim olsaydı seninle ateşkes kararnamesini kabul etmezdim."
    İmam Hasan (a.s) halka hitaben de şöyle buyurdu: "Allah-u Teâla, Resulullah (s.a.a)'ın özrünü de, kendisi için yar-u yaver görmediğinde ve kavminden uzaklaştığında kabul etti. Benim ve babam Ali'nin de özrünü kabul buyurmuştur. Çünkü yar-u yaver ve ensar bulamadık, başkalarıyla müdara ettik. Bunlar tarihin sünnetleri ve birbiri ardınca vaki olan benzer olaylardır."
    İmam Hasan (a.s) sözlerinin sonunda şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Siz, doğuyla batıyı gezseniz, Resulullah (s.a.a) için, ben ve kardeşimden başka bir evlat bulamazsınız."[98]
    Yine İmam Hasan (a.s) yakınlarından birisinin Muaviye'yle sulh etmekle ilgili sorusuna cevaben şöyle buyurdu:
    "Andolsun Allah'a ki, yar-u yaverim olsaydı ben bu barışı kabul etmezdim, ama yaversiz olduğumu görünce kabul etmek zorunda kaldım. Eğer bu yolda bir gücüm olsaydı gece ve gündüz, Allah'ın emri tahakkuk bulana dek Muaviye'ye karşı savaşı devam ettirirdim."[99]
    Eğer Emir'ul-Müminin Hz. Ali (a.s) yüce hedeflerine nail olmadıysa, eğer Hasan b. Ali (a.s) Muaviye'yle sulh etmeyi kabul ettiyse, eğer Muaviye Müslümanlara musallat olup onları zillet ve bedbahtlığa sevk ettiyse, İslam ve Kur'ân'dan uzaklaştırdıysa, Müslümanların kaderini kendinden sonra kendisinden daha tehlikeli Yezid isminde bir unsurun eline verdiyse, bunların asıl sebebi, velayet makamına itaat edilmemesi ve bir grup önde gelen Müslümanların, İslam'ın doğru rehberliği karşısında kendi vazifelerine teveccüh etmemeleri ve bununla birlikte, bir de yersiz itirazlarda bulunmalarıdır. İşte bu çeşit tavırları telafisi mümkün olmayan zarar ve ziyanlara yol açmıştır.

    2- Marufu Emir ve Münkerden Nehy Etmenin Önemi

    Hüseyin b. Ali (a.s) bu değerli hutbenin ikinci bölümünde Muhacir ve Ensar'ı özel olarak, tarih boyunca gelecek olan bütün Müslümanları da genel olarak muhatap kılarak İslam'ın toplumsal nizamının dayanağı olan marufu emr ve münkeri nehy vazifesini yapmakta onların müsamaha ve ihmalkârlıklarını kınamış, zalimlerin Müslümanların kaderine musallat olması ve toplumsal zulümlerin vücuda gelmesinin illetlerinden birinin de (hutbenin üçüncü bölümünde de belirtildiği gibi) bu büyük ve önemli vazifenin yerine getirilmemesi olduğunu vurgulamıştır.
    Marufu Emr ve Münkeri Nehy Etmenin En Önemli Boyutu
    İmam Hüseyin (a.s)'ın sözlerinin bu bölümünde, üzerinde durulması ve dikkat edilmesi gereken şey marufu emr ve münkeri nehy etmenin geniş anlam ve boyutlarının beyan edilmesi ve bu esasî ve hayatî meselenin en önemli boyutu ve ameli yönlerine değinilmesidir. Çünkü İmam (a.s) Kur'ân-ı Kerim'den iki ayete istinat ederek şöyle buyuruyor: "Eğer marufu emir ve münkeri nehy etmek toplumda uygulanırsa, küçük büyük bütün farizalar yerine getirilir ve bütün zorluklar giderilir."
    Daha sonra İmam (a.s) örnek olarak birkaç meseleye şöyle değiniyor:
    1- "Marufu emir ve münkeri nehy etmek İslam'a davettir (akidevî ve fikri cihaddır.)
    2- "Mazlumların hakkını geri almaktır."
    3- "Zalimlerle muhalefet etmektir."
    4- "Umumi servet ve savaş ganimetlerini adaletle bölmektir."
    5- "Sadaka ve maliyatı sahih ve şerî yerlerde harcamaktır."
    Açıktır ki, marufu emir ve münkeri nehy etmek vazifesini böyle geniş çapta yerine getirmek, zalimlere karşı savaşmak, mazlumların haklarını almak, zulüm ve fesadın kökünü kazımak ve toplumda adaleti hakim kılmak, İslamî bir hükümet kurulmaksınız ve icraî bir güç teşkil edilmeksizin ferdî olarak veya sadece dille marufu emr etmekle mümkün olmaz.
    Hüseyin b. Ali (a.s)'ın bu beyanı, bu önemli ve temel meseleyi küçük boyutlarda değerlendiren, onun sadece ferdi ve sözlü yönüne teveccüh edip, ameli yönünden gaflet eden kimseler için açık bir cevaptır. Yine Hazret'in bu beyanı, İslamî bir hükümeti kurmanın farz olduğuna ve marufu emr ve münkeri nehy etme meselesinin toplumda amelî olarak icra edilmesi gerektiğine diğer bir delildir. İşte bu delile ve diğer birçok delillere göre bir grup büyük Şia alimleri cihadı, bütün önem, azamet, boyut ve ahkamına rağmen marufu emir ve münkeri nehy etmenin bir kolu biliyorlar.
    İmam Hüseyin (a.s)'ın ziyaretnamesinde yer alan: "Şehadet ediyorum ki sen, namazı ayakta tuttun, zekat verdin, marufu emrettin ve münkeri nehy ettin" şeklindeki cümle, Hazret'in, Yezid'in hükümeti karşısında kıyam ve cihadı, ilahi farizaları uygulamak, namazı ve zekatı ayakta tutmak, marufu emir ve münkeri nehyetmek vazifesini yapmak için olduğunu açıkça beyan etmektedir.
    Velhasıl, emr-i bilmaruf ve nehy-i anil münker, geniş anlamıyla doğru ve dakik manasıyla adaleti yaymak, zulüm ve fesadın kökünü kazımaktır. Böyle bir şey de İslamî bir hükümetin varlığını gerektirmektedir. Eğer emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker bu manasıyla toplumda uygulanmaz ve İslam esaslarına dayalı bir hükümet kurulmazsa, kötülerin başa geçeceği ve zalimlerin topluma musallat olacağı kesindir. Nitekim Emir'ul-Müminin Hz. Ali (a.s) en son vasiyetinde şöyle buyurmuştur:
    "Emr-i bil-maruf ve neh-yi anil-münkeri terk etmeyin; aksi takdirde kötü insanlar size musallat olur. İşte o zaman ne kadar dua da etseniz, dualarınız kabul olmaz."[100]

    3- Tarih Boyunca Benliğini Yitirenler

    Bu değerli hutbenin her üç bölümü, tarih felsefesi ve sosyoloji açısından içerdiği dersler ve nükteler, Müslümanların yarım yüzyılda kaydettikleri toplumsal değişmelerin İslam'ın daha yeni zuhur ettiği sıralarda zalimlerin Müslümanlara musallat olmasının, Ehl-i Beyt'in sahne dışı edilmesinin ve Muaviye b. Ebu Sufyan'ın Müslümanların kaderini ele almasının sebeplerini üç muhtelif boyuttan inceleyip: "İnsanlar kendilerini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez." ayetini güzel bir şekilde şahit ve deliller göstererek tefsir etmiştir; aynı zamanda Hüseyin b. Ali (a.s)'ın duyduğu üzüntü ve elemlerin dile getirildiği bu hutbe, tarih boyunca umûmen Müslümanlar ve hassaten de alimler için bir ikazdır.
    Hüseyin b. Ali (a.s) bu hutbenin üçüncü bölümünde, o tarihi ve önemli mecliste bulunan bir grup Müslümanları, Resulullah (s.a.a)'in ashap ve yaranından olan kimseleri, onların evlatlarını, yani toplumun ileri gelenlerini, mezhebî ve içtimaî şahsiyetleri, bir rol ifa edebilecek ve toplumu harekete geçirebilecek ve sözü, amelî, konuşması, susması ve hareketi halk için örnek olabilecek kimseleri muhatap kılmıştır.
    Böyle kimselerin kendi mevki ve şahsiyetlerini tanımaları, hakiki değerlerini anlamaları, toplumun saadeti ve mazlumların kurtuluşu düşüncesinde olmaları gerekirdi. Ama refah ve rahata olan özenti ve meyil, zorluklardan kaçmak, hayata ve maddi lezzetlere düşkünlük, bazen de softalaşma neticesinde kendi öz benliğini yitirmiş ve çocuksu hedeflerine ulaşabilmek için ağır vazifelerini unutuvermiş, Allah'ın emir ve yasaklarını, zalimlerin isteğini temin edecek bir şekilde tefsir ve tevil ederek yanlış yollarına devam etmişlerdir.
    Hak taraftarı ve fazilet koruyucusu olmaları itibarıyla toplumun gözünde büyük görünen, güçlü ve zayıfların kalbinde heybet kazanan ve bütün sınıfların nazarında özel bir ihtiramı olan kişiler, İslam toplumunun beklentilerini yerine getirmemenin, İslam ve Kur'ân'ı korumamanın bu yolda bir mali zarara katlanmamanın, mahrumiyet, işkence ve zindanı kabul etmeye hazır olmamanın, kutsal olan bütün şeyleri maskara yapan akrabalarına karşı düşmanlık yapmamanın, dini savunanlara, İslam yolunda işkence görenlere ve Kur'ân uğrunda sürgün edilenlere değer vermemenin, İslam ve Kur'ân sınırının çiğnemesinden dolayı feryat etmemenin yanı sıra İslam düşmanlarına dalkavukluk yaparak onlarla uzlaşmaya başladılar. Neticede mazlumların haklarının çiğnenmesi yolunda zalimlerin birer piyonu oldular.
    Ama eğer onlar dikkat etselerdi, bu amelleriyle en büyük musibetlerinin mukaddimesini hazırladıklarını, kendi bedbahtlık ve zavallılıklarının temelini attıklarını anlarlardı. Çünkü eğer onlar hakkın çevresinden dağılmasalardı, velayet hattı ve nübüvvet buyruğunda ihtilaf etmeselerdi, Allah yolunda zahmete, meşakkate, geçici mahrumiyete tahammül etselerdi, hak yolunda ölmekten kaçmasalar ve dünyanın şu birkaç günlük hayatına meftun olmasalardı, İslam'ın kudreti ve ahkamın icraî gücü onların eline geçer ve İlahî kanunlar onların eliyle uygulanırdı; mazlumlar onların vesilesiyle kurtulur, toplumdaki mahrumlar refaha kavuşur, zalim ve zorbalar mahvolup giderdi. Ama onların ihmalkârlık ve gevşeklikleri sahneyi değiştirdi, İslam'dan kopmaları onları güçsüz ve zelil etti, icra kudreti düşmanların eline geçti, artık düşmanlar da diledikleri gibi mazlumlara karşı davrandılar, şekavetli ruhları hangi yönü iktiza etti ise toplumu o yöne sevk ettiler.
    Allah'ın emrini tahkir ve Resulullah'ın sünnetine ihanette bulundular. Kör, kötürüm, fakir ve mahrumlar kendi insanlık haklarının en azına bile ulaşamadılar. Her yerde bir müstebit hakim, her bölgede bir bencil kişi başa geçti ve İslam'ın hükümlerini ayaklar altına almaya, Müslümanların ihtişam ve azametini, ellerinde bulunan bütün propaganda araçlarıyla yok etmeye çalıştılar. Dinin hakikatlerini tahrif ettiler; İslam kanunlarını ters gösterdiler; kısâsı cinayet, taziratı (şerî had) ise kasavet olarak tanıttılar...

    Bu Hutbeye Ameli Cevap

    İşte Resulullah (s.a.a)'in reyhanı, Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın sevgili oğlu ve Fatıma-ı Zehra (a.s)'ın ciğer parasi İmam Hüseyin (a.s)'ın sözleri ve dert yanmaları bunlardan ibaretti. Bu sözler sadece İmam Hüseyin (a.s)'ın sözleri değildir; bu sözler bütün peygamberlerin, İmamların ve Allah dostlarının sözleri ve dert yanmalarıdır. Bu sözler, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Hatem'ul-Enbiya, Müminlerin Emiri Hz. Ali, İmam Mücteba (Hasan) ve diğer masum İmam ve önderlerin sözleridir.
    Bu hutbe ve bu sözler, bütün peygamberler, evliya ve hidayet imamlarının sözleri olduğu gibi bu sözlere amelî cevap da, ilk aşamada peygamberler ve hidayet İmamları tarafından verilmiştir. Tarih boyunca, bu hayat bağışlayan nidaya daima peygamberler ve İmamlar "lebbeyk" demişlerdir.
    Evet, onlar, hem münâdi (çağıran), hem lebbeyk diyen, hem hitap eden, hem muhatap olan, hem feryat eden, hem harekete geçen, hem davet eden ve hem de icabette bulunan kimselerdir. Evet, onlar, kendi davetlerine icabet etme yolunda o kadar mukavemet gösterdiler ki, ateşin içerisine girmeye bile kucak açtılar. Neticede serkeş Nemrut'lulara galip oldular ve tevhit temelini attılar. Kendi hedefleri uğrunda o kadar direndiler ki, sonunda düşmanı denizin dalgaları arasına göndererek bir milleti kölelik ve zilletten kurtardılar. Kendi ahit ve sözlerine o kadar sadık ve vefalı kaldılar ki, sonuçta kesilmiş başları, düşmanın önünde leğen içerisinde "kan kılıca galiptir" diye slogan atmaya başladı.
    Ve nihayet şu büyük iftihar Şia alemine nasip oldu ki, "İmam ve önderler, İslam dininin yücelmesi ve boyutlarından biri adalet üzere bir hükümet kurmak olan Kur'ân'ın hükümlerini uygulamak yolunda hapse düştüler, sürgün edildiler ve sonunda kendi zamanlarının zalim ve tağut hükümetlerini devirme yolunda şehit oldular"[101].
    Şart ve imkanların müsâit olduğu kadarıyla silahlı kıyam ettiler ve düşmana karşı kılıçla savaştılar. Emir'ul-Müminin Ali (a.s)'ın üç büyük savaşta, İslam düşmanlarının karşısındaki kanlı direniş ve savaşı ve oğlu İmam Hasan ve imam Hüseyin (a.s)'ın kendi zamanlarının tağutları olan Muaviye ve oğlu Yezid'e karşı kanlı kıyamları, İslam ve beşeriyet tarihinin altın sayfalarındadır.

    İmam Hüseyin (a.s) ve Takipçilerinin Olumlu Cevabı

    Bu değerli hutbe ilk başlangıçtan beri, dinleyiciler ve mecliste hazır bulunanlar için İmam Hüseyin (a.s)'ın ilerideki kıyamını tersim etmekte, onun gelecekte ameli olarak marufu emredeceğinden haber vermekte ve dinleyicileri bu kıyam için hazır olmaya ve onu desteklemeye davet etmekle birlikte, hutbenin sonunda bu gerçek açıkça beyan edilmiş ve söz konusu tarihî kıyama tasrih edilmiştir:
    "Allah'ım! Şüphesiz sen biliyorsun ki, bizim bu kıyamımız (Beniümeyye'nin aleyhine başlattığımız bu mücadele) siyasi iktidarı ele geçirmek, mal ve servet toplamak için değildir. Bizim kıyamımız (sadece) senin dininin parlak nişanelerini (prensip ve değerlerini) ortaya çıkarmak ve şehirlerinde ıslahat yapmak içindir. Onun için ey din alimleri! Eğer sizler bize yardımda bulunmaz ve bize hak vermezseniz, zalimler size musallat olur ve nur saçan nübüvvet meşalesini söndürmek için daha fazla çaba gösterirler."  
    Hz. Hüseyin (a.s)'ın bu hutbede beyan ettiği büyük hedef, Hazret'in üç yıl sonra Medine'den hareket ettiği zaman vasiyetnamesinde değindiği şu hedefin aynısıdır:
    "Ben kibirlenen, böbürlenen, bozgunculuk yapan ve zulmeden biri olarak Medine'den çıkmadım. Medine'den çıktım ki, ceddimin ümmeti arasında ıslahat yapayım, iyiliği emredip kötülükten sakındırayım."[102]
    İmamların takipçileri olan alimler de tarih boyunca İslam ve Kur'ân'ı ihya etme yolunda büyük adımlar atmış, bu yolda sadece Şehid-i Evvel, Şehid-i Sani ve Şehid-i Sâlis'i değil binlerce "Fazilet Şehitleri"[103] takdim etmişlerdir. Bizler bu isimleri tarihe ziynet veren ve isimlerini sadece "İlliyyin" kitabında bulunması mümkün olan, binlerce bilinen ve bilinmeyen şehitlerin huzur-u alilerinde saygı duruşunda durup büyük bir tevazu ile şöyle dememiz gerekir:
    "Selam olsun sizlere, ey ilmi ve ameliye kitaplarını şahadet kanı ve kan mürekkebiyle yazan, hidâyet, vaaz ve hitâbet minberi üzerinde bir mum gibi yanarak topluma aydınlık saçan ve destanlar yaratan yiğit âlimler! Selam olsun size, ey savaş zamanında ders, bahis ve medrese taallukâtından kopup, hakikat-i ilmin ayağına vurulan dünya istekleri zincirini kopararak "Arş"a doğru kanatlanan ve "Melekutîler topluluğunda yer alan "Havza" şehitleri! Selam olsun sizlere ki, fıkhın hakikatini buluncaya kadar ilerlediniz ve kendi milletinize sadık uyarıcı, korkutucular oldunuz. Topraklara dökülen kanlarınızın damlaları ve yerlere serpilen vücutlarınızın parçaları da bu sadâkat ve doğruluğunuza tanıklık etmektedir.
    Evet, zaten İslam ve Şia'nın gerçek âlimlerinden bundan başkasını beklemek de yanlıştır...[104]

    İran İslam İnkılabı, İmam Hüseyin (a.s)'ın Bu Hutbesine Bir Cevap Mesabesindedir

    Hicri on beşinci yılın eşiğinde İslam'ın hayat verici öğretilerine uyularak ümmetin imamı ve İran İslam Cumhuriyetinin kurucusu Hazret-i Ayetullah-il-Uzma İmam Humeyni (r.a)'in önderliğiyle gerçekleşen bu büyük İslamî kıyam, İslam ve ulema tarihinde eşi görülmemiş böylesine görkemli hareket, dünyaya hakim olan bütün siyasî ve askerî dengeleri bozan iki bin beş yüz yıllık şahinşahlık düzeni harabelerinin üzerine İslam Cumhuriyetini bina eden, küfür ve ilhâd dünyasının asırlar boyunca İslam ve Kur'ân'ı yok etmek için kurduğu bütün düzenlerini suya düşüren, onların İslam'ı büsbütün ortadan kaldırma yolundaki ümitlerini ye's ve ümitsizliğe dönüştüren, İslam'a yeni bir hayat, Müslümanlara yeni bir ümit bahşeden, dost-düşman herkesi hayrete düşüren, İslam karşısında doğu ve batıyı dize getiren, küfür ele başlarını zillete sokan ve onların İslam'a karşı kin ve adavetlerini kat kat artıran bu yüce inkılap, Hz. Hüseyin (a.s)'ın bu hutbesine bin dört yüz yıldan sonra verilen bir cevaptır.
    _________________
    Dipnotlar:
    [1] - Ebu Mensur Ahmed b. Ali b. Ebî Talib et-Tabersi; alim, fazıl, fakih ve güvenilir bir muhaddistir. "el-İhticac-u ala Ehl'il-Licac" ve "el-Kafi fi'l-Fıkh" onun teliflerindendir. O, İbn-i Şehraşub'un hocası ve meşhur muhaddis üstatlarındandır. Merhum Tabersî, hicretin 588. yılında vefat etmiştir.
    [2] - Bihar, c. 8, s. 519 (eski baskı).
    [3] - El-Gadir, c. 1, s. 119.
    [4] - Bihar, c. 100, s. 79 (yeni baskı).
    [5] - Vafî, Bab'ul-Hass-i ale'l-Emr-i bi'l-Marufi ve'n- Nehy-i an'il-Münker.
    [6] - Mekasib, Kitab-i Bey', Vilayet-i Fakih bahsi
    [7] - Haşiye-i Mekasib, Vilayet-i Fakih bahsi
    [8] - Haşiye-i Mekasib, Vilayet-i Fakih bahsi
    [9] - Kitab-i Bey' Vilayet-i Fakih bahsi; Hukumet-i İslamî Ya Vilayet-i Fakih kitabı.
    [10] - Velayet-i Fakih, s. 125.
    [11] - Kitab-ı Süleym b. Kays, s. 207.
    [12] - a. g. e. s. 206.
    [13] - İlk telif olan kitap "Sünen-i İbn-i Ebi Rafi"dir; ikinci telif olan kitap ise "Kitab-ı Süleym b. Kays"dır.
    [14] - Şia'nın dört kaynak ve güvenilir kitaplarına "Kütüb-ü Erbaa" denmektedir. Nitekim Ehl-i Sünnet'in de sahih ve güvenilir bildikleri kitaplara "Kütüb'üs- Sitte" denmektedir. Bu dört kitap şunlardır: "Kafi", "Tehzib", "İstibsar" ve "Men la Yehzuruh'ul-Fakih". (Çev.)
    [15] - Berkî; İmam Cevad (a.s)'la İmam Hâdi (a.s)'ın ashabından ve güvenilir muhaddislerdendir. Sened silsilesinde "Kafi" kitabından 800'den fazla hadis yer almıştır. Birçok kitaplar telif etmiştir; onlardan biri de defalarca basılmış olan "Mehasin" kitabıdır.
    [16] - Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın özel ashabı, kendilerine bırakılan bir takım vazifelerden ve o Hazretle yakın bir irtibat içerisinde olduklarından dolayı özel unvanlarla lâkaplanmışlardır. Örneğin: Şurtat'ul-Hamis, Havariyyun, Esfiyâ', Evliyâ'... Tenkıh'ul-Mekal kitabının önsözünün 12. faydasına müracaat edilsin.
    [17] - Vesail'uş-Şia, c. 20, s. 210; Tenkîh'ul-Mekal, c. 1, s. 198; Mu'cem-u Rical'il-Hadis, c. 8, s. 217.
    [18] - Örneğin: "İsti'mal'ul-İlm", "el-Müstekil-u bi-İlmihi", "İhtilaf'ul-Hadis", "Ma Câe fi'l-İsna Aşer", "en-Nass-u ale'l-Hüseyin -a.s-", "el-Fey'u ve'l-Enfal", "Deaim'ul-Kufr" ve diğer bablarda.
    [19] - Ebu Abdullah Muhammed b. İbrahim-i Nu'manî; dördüncü asırdaki Şia alimlerinin en büyük muhaddislerinden olup Kuleyni ile aynı asırda yaşamıştır. Birçok hadisleri Kuleyni'den öğrenmiş ve bir takım hadisleri de onun yanında okumuştur. Nu'mani, fıkıh, tefsir ve kelam (akait) dalında birçok kitaplar telif etmiştir. "el-Gaybet" adlı kitabı da bu kitaplardan biridir.
    [20] - Kitab'ul-Gaybe, s. 102. Mektebet'us-Saduk baskısı, Tahran
    [21] - Fihrist-i Şeyh Tusî, s. 81, Seyyid Muhammed Sadık-i Bahr'il-Ulum'un mukaddimesiyle, Mürtezaviyye matbaası, Necef.
    [22] - Rical-i Allame Hillî, s. 83, Seyyid Muhammed Sadık-i Bahr'il-Ulum'un mukaddimesiyle, Haydariye matbaası, Necef.
    [23] - Vesail'uş-Şia, c. 20, s. 21.
    [24] - Bihar'ul-Envar, c. 1, s. 32.
    [25] - Bihar'ul-Envar, c. 1, s. 76-79. Bizim yararlandığımız mevcut nüsha, Allame Meclisi'nin beyan ettiği aynı mukaddime ve senetlerle birlikte olan nüshadır. Bu nüsha, Şeyh Hürr-i Amilî'nin elinde olan ve onun da Hicri 1087'de kendi mübarek yazısıyla haşiye yazdığı nüshadan alınmış ve Dar'ul-Kutub'il-İslamiyye yayın evinde Necef baskısı üzerinden çoğaltılarak yayınlanmıştır.
    [26] - Hediyyet'ul-Ehbab, s. 226.
    [27] - Tenkıyh'ul-Mekal, c. 2, s. 225.
    [28] - Mu'cem-u Rical'il-Hadis, c. 8, s. 225.
    [29] - Mu'cem-u Rical'il-Hadis, c. 1, s. 102.
    [30] - Süleym'in biyografisi ve onun kitabı hakkında bilgi edinmek isteyenler, dipnottaki isimleri verilen kaynaklara ilaveten, Mu'cem-u Rical'il-Hadis, Tenkıyh'ul-Mekal, Kamus'ir-Rical ve Revzat'ul-Cennat gibi rical ve teracim (biyografi) kitaplarına müracaat edebilirler.
    [31] - Vesail'uş-Şia, c. 20, s. 36.
    [32] - Vesail'uş-Şia, c. 20, s. 41.
    [33] - Bihar'ul-Envar, c. 1, s. 29.
    [34] - Ez-Zeria, c. 3, s. 400; Sefinet'ul-Bihar, c. 1, s. 701; el-Künye ve'l-Elkab, c. 1, s. 324.
    [35] - Müstedrek, c. 3, s. 718.
    [36] - Bu konunun izahı için Müstedrek'in 3. cildinde yer alan Saduk'un biyografisine müracaat edilsin.
    [37] - Cevahir kitabının yazarının Tuhaf'ul-Ukul'un rivayetine istinat ettiği yerler, Cevahir'ul-Kelâm'ın 22. cildinin 9, 22 ve 56. sayfalarında yer almaktadır.
    [38] - Muaviye'nin Şam'daki hükümeti 40 yıl sürmüştür. Bu yirmi beş yıl, Osman'dan sonraki döneme aittir.
    [39] - Kays b. Sa'd b. Ubade el-Ensari, Resulullah (s.a.a), Emir'ul-Müminin Ali (a.s) ve İmam Mücteba (a.s)'ın ashabındandı. Camide hilafet hususunda Ebu Bekir'in biatine itiraz ve muhalefetlerini ilan eden on kişiden biridir. Kays, Resulullah (s.a.a)'in özel muhafızlarından olup küffar ve müşrikler karşısındaki savaşlarda Ensar topluluğunun sancaktarı idi. Kays bir müddet Hz. Ali (a.s) tarafından Mısır valiliğine atanmış ve savaşlarda da O Hazretin yanında yer almıştır. Muaviye'nin hilafet günlerinin sonunda Medine'de dünyadan göçmüştür. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler, el-İsabe, Mucem-u Rical'il-Hadis ve Tenkıh'ul-Mekal kitaplarına müracaat edebilirler.
    [40] - Ra'd / 43.
    [41] - Abdullah b. Selam Yahudi alimlerinden olup İslam'dan önceki adı Husayn'dı. O, hicretin 8. yılında İslam'ı kabul etti. Peygamber (s.a.a) onun ismini değiştirerek Abdullah koydu. O, Resulullah (s.a.a)'i sadece iki yıl görmesine rağmen, Osman'ın sınırsız bir şekilde onu himaye etmesi gibi bir takım özel sebeplerden dolayı, Muaviye ve taraftarları tarafından, önemli İslamî bir şahsiyet, hatta Muhacir ve Ensar'dan daha yüksek bir seviyede ve Hz. Ali (a.s)'dan daha önemli birisi olarak halka tanıtıldı. Onun fazileti hakkında bir takım hadisler uydurdular. Birçok Kur'ân ayetlerini, özellikle Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın fazileti hakkındaki bazı ayetleri onun adına tefsir ve tevil ettiler. Onlardan biri söz konusu olan bu ayettir. Bu muammalı şahıs, Ebu Hureyre gibi bazı öğrencilerinin yardımıyla, Peygamber'in hadisi ve Kur'ân'ın tefsiri adıyla, Ehl-i Sünnet'in hadis ve tefsir kitaplarına nakledilmiş olan birçok İsrailiyat ve yalanlar yayınladı. Abdullah b. Selam hicretin 43. Yılında Medine'de öldü. el-İsabe ve Usd'ul-Ğabe kitaplarına müracaat edilebilir.
    [42] - Hud / 17.
    [43] - Abdullah b. Abbas; Resulullah (s.a.a)'in ashabından ve Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın muhlis ve özel yaren ve öğrencilerindendi. Onun ilmi şahsiyeti ve İmam Ali (a.s)'a karşı olan sevgisi Ehl-i Sünnet ve Şia arasında meşhurdur. O, Emir'ul-Muminin Ali (a.s)'ın savaşlarına katılmış ve O Hazret tarafından önemli sorumluluklar üstlenmiştir. İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)'ın da yakın ve samimi yarenlerinden sayılmaktadır. İbn-i Abbas, hicretin 68. yılında vefat etmiştir. Onun biyografisini okumak isteyenler Tenkıyh'ul-Mekal, Mucem-u Rical'il-Hadis, Usd'ul-Ğabe, el-İsabe ve diğer rical kitaplarına bakabilirler.
    [44] - Saf / 8.
    [45] - Bir nakle göre yüz bin dirhem göndermiş.
    [46] - Gerçi tarihçiler, Muaviye'nin Medine'de birkaç gün kalmasını ve bu şehrin ileri gelenleriyle görüşmesini normal bir olay olarak nakletmişlerdir. Ama onun sonraki karar ve teşebbüslerinin, ciddi ve aşırı bir şekilde İslam topraklarında icra olması, bu meselenin önceden düzenlenmiş bir program olduğunu göstermektedir. O bu hareketiyle, Sıffin savaşı, Hz. Ali'nin şahadeti, İmam Hasan'ın sulhu ve bu üç önemli olayın doğurduğu siyasi ve içtimai neticelerden sonra Müslümanların düşüncelerinin ne olduğunu öğrenmek istemiştir. Muaviye bu hareketinde, vahşet ve baskı oluşturmakla, geniş çapta kültürel ve propaganda yoluyla Ehl-i Beyt'in aleyhinde bir çalışma başlatmasını gerekli görmüştür.
    [47] - Kitab-ı Süleym b. Kays, Dar'ul-İslamiyye baskısı, s. 206; Şerh-i İbn-i Ebi'l-Hadid, c. 11, s. 44, 46.
    [48] - Hicretin 50. yılında.
    [49] - Süleym b. Kays'ın kitabının bazı nüshalarında "bir yıl", bazı nüshalarında ise "iki yıl" zikredilmiştir. Ama İhticac kitabının metninde iki yıl nakledilmiştir.
    [50] - Tabersi, o toplantıya katılanların bin kişiden fazla olduğunu yazıyor (ekser min elf recul).
    [51] - Sünen-i Tirmizi, c. 5.
    [52] - Sünen-i Tirmizî, c. 5, el-Menakıb, H. 3815. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 331, c. 2, s. 26.
    [53] - Sünen-i Tirmizî, c. 5. el-Menakıb, H. 3811. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c . 1, s. 331.
    [54] - Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 109 ve 134.
    [55] - Sahih-i Müslim, c. 4, H. 2404. Sünen-i Tirmizî, c. 5. El-Menakıb, H. 3808, 3813. Sünen-i İbn-i Mace "Mukaddime" H. 115. Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 109, 133.
    [56] - Sünen-i Tirmizî, c. 5, el-Menakıb, H. 3796. Müsned-i Ahmed, c. 1, s. 331.
    [57] - Sünen-i Tirmizî, c. 5, el-Menakıb, H. 3808. Müstedrek-i Sahihayn, c. 3 s. 150.
    [58]- Sahih-i Müslim, c. 4, H. 2404. Sünen-i Tirmizî, H. 3808, 2405, 2406, Sünen-i İbn-i Mace "Mukaddime" H. 117.
    [59] - Sünen-i Tirmizî, c. 5, el-Menakıb, H. 3803.
    [60] - Sünen-i Tirmizî, c. 5; el-Menakıb, H. 3796.
    [61] - Sünen-i Tirmizî, c. 5; el-Menakıb, H. 3806.
    [62] - Nezm-u Durer-is Simtayn, s. 128. Şerh-i Nehc'ul-Belaga-i İbn-i Ebî'l-Hadid, c. 9, s. 174.
    [63] - Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 124.
    [64] - Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 151.
    [65] - Sünen-i İbn-i Mace, "Mukaddime" H. 118. Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 167.
    [66] - Sahih-i Müslim, c. 4, H. 2408. Müstedrek-i Sahihayn, c. 3, s. 14. c. 4. s. 367.
    [67] - Sahih-i Müslim, H. 131. Mukaddimeyi Sünen-i İbn-i Mace, H. 114.
    [68] - Maide / 63.
    [69] - Maide / 78-79.
    [70] - Maide / 44.
    [71] - Tövbe / 71.
    [72] - Örneğin bu hutbenin: "İşleri yürütmek ve hükümleri uygulamak, Allah'ın helal ve haramı konusunda güvenilir olan alimlerin elinde olmalıdır." şeklindeki tek bir cümlesi, istidlalî fıkıh kitaplarında, âlim ve fakihler tarafından geniş bir şekilde ele alınmıştır.
    [73] - "Gerçekten Allah, siz Ey Ehl-i Beyt'ten ricsi (günah ve hata pisliğini) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister." (Ahzab / 33)
    [74] - "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez." (Mâide / 67)
    [75] - "Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim." (Mâide/3)
    [76] - "Artık sana gelen ilimden sonra, onun hakkında seninle çekişip - tartışırlarsa, de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalan söylemekte olanların üstüne kılalım." (Âl-i İmran / 61)
    [77] - "De ki: Ben, buna (tebliğime) karşılık yakınlarıma sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." (Şûrâ / 23)
    [78] - "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (emir sahiplerine) de." (Nisa / 59)
    [79] - Hüseyin b. Ali (a.s)'ın Minâ'daki hutbesinin metni.
    [80] - A. K.
    [81] - İhkak'ul-Hak, c. 9, s. 494.
    [82] - İmam Şafii'nin şiirine işarettir. İbn-i Hacer-i Mekkî Savaik-u Muhrika, s. 88'de ondan şöyle dediğini nakletmiştir:
    Ya Ehl-e Beyt'i Resulillah'i hubbikum,
    Ferzun minellahi fi'l-Kur'ân'i enzelehu.
    Kefakum min azim'il-kadri ennekum,
    Men lem yusalli aleykum la salate lehu.
    Ey Resulullah'ın Ehl-i Beyti sizin sevginiz,
    Allah'ın nazil ettiği Kur'ân'da Allah'tan taraf farz kılınmıştır.
    Şu kadri yücelik size yeter ki,
    Size salavat getirmeyenin namazı boştur.
    [83] - Merhum "Cevahir" kitabının sahibi, ezanda velayet (Eşhedu enne Ali'yyen veliyyullah) zikri hakkındaki çeşitli görüşleri incelerken merhum Bahr'ul-Ulum-i Tabatabaî'nin görüşünü fikhi manzumesinden nakletmektedir. O bu manzumede şöyle demiştir:
    Ve ekmil'iş- şehadeteyne billeti,
    Kad ukmil'ed- diynu biha fi'l-milleti.
    Ezandaki şehadetleri velayet şehadetiyle tekmil et;
    Şüphesiz, İslam dini onunla kamil olmuştur. (Cevahir, c. 9)
    [84] - İmam Bakır (a.s)'dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Namaz, zekat, oruç, hac ve velayet. Velayete çağrıldığı gibi hiçbir şeye çağrılmamıştır." (Usul-u Kafi, c. 2, s. 18)
    [85] - "Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evladır (yetki sahibidir)." (Ahzab / 6)
    [86] - "İşlerin yürütülmesi ve hükümlerin uygulanması, Allah'ın helal ve haramı konusunda güvenilir olan alimlerin elinde olmalıdır." (Hüseyin b. Ali (a.s)'ın Minâ'daki hutbesinin metni.)
    [87] - İmam Bakır (a.s)'dan şöyle naklolunmuştur: "İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Namaz, zekat, oruç, hac ve velayet." Bunlardan hangisi daha üstündür dediğimde buyurdular ki: "Velayet daha üstündür. Çünkü velayet bunların anahtarıdır; vali de onlara kılavuzluk yapandır..." (Usul-u Kafi, c. 2, s. 18)
    [88] - "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (emir sahiplerine) de." (Nisa / 59)
    [89] - Fıkhi kitaplara örneğin: İmam Humeyni (r.a)'in "Velayet-i Fakih" ve "Kitab-i Bey'"ine müracaat edilsin
    [90] - Ehl-i Sünnet'in mutaassıp alim ve büyük mütekellimlerinden olan Fazl b. Ruzbehan şöyle diyor: "Ali'nin velayetine tevessül etmeye gelince; o haktır ve (Allah'a yaklaşmak için) en yakın vesilelerdendir." (İhkak'ul-Hak, c. 7, s. 452)
    [91] - İbn-i Ebi'l-Hadid-i Mutezili şöyle diyor: "Düşmanları bile faziletlerini itiraf eden, menkıbe ve güzel ahlaklarını inkar ermek ve saklamaktan aciz olan bir kimse hakkında ne diyebilirim? O öyle bir kimsedir ki, misk kokusu gibi her ne kadar örtülse de kokusu çoğalır; her ne kadar saklansa da kokusu fezayı güzel kokuya boğar; üzeri elle örtülmeyecek güneş gibidir; güneş nuru mesabesindedir; eğer bir göz onu görmekten aciz olursa, sayısızca gözler onu görmeye aşık olur." (Şerh-i Nehc'ul-Belağa, c. 1, s. 16)
    [92] - Kasas / 83.
    [93] - Hutbenin mazmunundan daha fazla haberdar olmak isteyenler Nehc'ul-Belaga'nın üçüncü hutbesine müracaat etsinler.
    [94] - Hutbe / 15.
    [95] - Nehc'ul-Belaga, Hutbe, 25.
    [96] - Nehc'ul-Belaga, Hutbe, 24.
    [97] - Akreb'ul-Mevarid'de şöyle diyor: "Faze bihayrin ey zafere bihi ve yukal limen aheze hakkahu min ğarimihi: Fâze." Binaen aleyh "fevz" sözcüğü zafer manasınadır, bazı tercümelerde göze çarpan kurtuluşa ermek manasında değildir. Bu zamanda da yarışı kazanan kimseye "Fâiz" (zaferi elde eden) diyorlar.
    [98] - İhticac-ı Tabersî, c. 2, s. 8.
    [99] - a. g. e. c. 2, s. 12. İmam Hasan-ı Mucteba (a.s)'ın savaşın durdurulmasının sebebi hakkındaki bu açık beyanına teveccüh ettiğimizde, İmam Hasan (a.s)'a bir fazilet olarak Sahih-i Buhari ve Ehl-i Sünnet'in diğer kitaplarında naklolan ve Şia kitaplarına da sızan şu hadisin: "Benim bu oğlum Hasan, efendidir; Allah-u Teâla'nın onun vesilesiyle müslümanlardan iki grubun arasını ıslah etmesi umulur" uyduruk olması mümkündür. Zira tarihî gerçekleri değiştirmek ve Muaviye'nin taraftarlarını müslümanların safına geçirmek ve onların kanının dökülmesini haram etmek ve sulh meselesini İmam Hasa (a.s)'a nispetle farz bir amel ve gerekli bir hüküm göstermek için Muaviye'nin hadis uydurma fabrikasının ürünlerinden olma ihtimali çok muhtemeldir. Ama İmam Hasan (a.s) sözü açıkça, sulhun icbari ve tahmili olduğunu göstermektedir. Eğer İmam (a.s)'ın savaş gücü olsaydı, kesinlikle zafer elde edene dek ve hatta Muaviye'yi kudretten düşürene kadar onunla savaşır ve onun adamlarını iki müslüman gruptan biri saymazdı.
    [100] - Emir-ul Müminin Ali (a.s)'ın en son vasiyetinden.
    [101] - İmam Humeyni (r.a)'in vasiyetnamesinden.
    [102] - Hicretten Şahadete Sözleriyle İmam Hüseyin (a.s), s. 55.
    [103] - "Şehada'ul- Fazilet" bir kitabın ismidir. el-Gadir sahibi Alleme Emînî (r.a) o kitapta dördüncü asırdan sonra şahadete erişen meşhur alimlerden yüz yirmi kişinin biyografisini yazmıştır. Bu kitap "Şüheda-yi Ra-i Fazilet" adıyla Farsça'ya tercüme edilmiştir.
    [104] - İmam Humeynî'nin, ilim havzalarına tarihî mesajından bir bölüm.

     
     
  • مطالب مرتبط
  •  
    نام :
    نام خانوادگی :
    ایمیل :
     
    متن :
    متوسط امتیاز :
    %0
    تعداد آراء :
    0
    امتیاز شما :
     

     
     
     
     
     
     

    آدرس: قم - روبروی شبستان امام خمینی(ره) - دفتر آیت الله العظمی شاهرودی (دام ظله)

    تلفن: 7730490 3، 7744327 3- 025 فکس: 7741170 3- 025  

    پست الکترونیک: info@shahroudi.net / esteftaa.shahroudi.com@gmail.com