پايگاه اطلاع رساني دفتر آيت الله العظمي شاهرودي دام ظله
ArticleID PicAddress Subject Date
{ArticleID}
{Header}
{Subject}

{Comment}

 {StringDate}
 
 
 
Saturday 25 May 2019 - السبت 19 رمضان 1440 - شنبه 4 3 1398
 
 
 
 
 
 
 
 
  • SEÇKİN KULLAR HAKKINDAKİ SÖZLERİ   
  • 1389-03-27 21:32:18  
  • تعداد بازدید : 137   
  • ارسال به دوستان
  •  
  •  
  • Irak ve Horasan alimlerinden bir grup Me'mun’un meclisinde toplanmışlardı, Hz.Rıza aleyhi's-selam da oturuma katılınca, Me'mun mecliste bulunan alimlere: "Sonra da kitabı, kullarımızdan şeçtiklerimize miras kıldık."[1] ayetinin manasını bana söyleyin.'' dedi.
    Ulema: "Allah, bu ayetten bütün ümmeti kasdetmiştir."
    Me'mun:"Ya Ebe-l Hasan, sen ne söylüyorsun?"
    İmam aleyhi's-selam:"Ben onların dediği şekilde demiyorum. Ben diyorum ki, Allah Teâla, bu ayetten Peygamber’in pâk Ehl-i Beyt'ini kastetmiştir."
    Me'mun: "Allah, nasıl ümmeti değil de yalnız Ehl-i Beyt'i kasdetmiştir."
    İmam aleyhi's-selam: "Eğer Allah Teâla ümmeti kasdetmiş olsaydı o zaman bütün ümmet mutlaka cennete giderdi. Allah Teâla mezkur ayetin ardından şöyle buyuruyor:
    "Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır (mutedil hareket eder), kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır. İşte bu, pek büyük lütuf ve ihsandır."
    Daha sonra hepsine cennet vaadinde bulunup şöyle buyurmuştur: "Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler."[2] Buna göre, ayette söz konusu olan miras Resulullah'ın pâk Ehl-i Beyt’ine mahsustur; başkalarına değil. Bunlar o kimselerdir ki, Allah onların vasfında şöyle buyurmuştur:
    "Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt'ten her çeşit kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."[3] Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih de onların hakkında şöyle buyurmuştur: "Ben kendimden sonra sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Biri Allah'ın kitabı, diğeri ise itretim olan Ehl-i Beytimdir. Bunlar havuzun (Kevserin) başında benimle buluşuncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin. Ey insanlar, onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Çünkü onlar sizden daha alimdirler."
    Ulema: "Ya Ebe-l Hasan, İtret’ten maksat Âl (Ehl-i Beyti)mdir, yoksa başkası mıdır?"
    İmam aleyhi's-selam: "Evet, İtret’ten maksat Âl'dır. (Ehl-i Beyt’tir)."
    Ulema: Resulullahsalla'llâhu aleyhi ve alih’den şöyle bir hadis nakledilmiştir:
    "Ümmetim Âl’imdir" ve ashap da inkâr edilmeyecek müstefiz rivayetlerle, "Muhammed'in Âl'i, onun ümmetidir." demişlerdir."
    İmam aleyhi's-selam: "Söyleyin bakalım, sadaka Âl-i Muhammed'e haram mıdır, yoksa helal mı?"
    Ulema: "Evet haramdır."
    İmam aleyhi's-selam: "Öyleyse sadaka bütün ümmete de haram mıdır?"
    Ulema: "Hayır, haram değildir."
    İmam aleyhi's-selam: İşte bu, Âl ve ümmet arasındaki farktır. Yazıklar olsun size, sizi nereye götürüyorlar? Zikir’den (Kur’an'dan) yüz mü çevirdiniz, yoksa azgın bir kavim misiniz? Rivayetin[4], açıkça seçkinler ve hidayet olanlar hakkında olup başkaları hakkında olmadığını bilmiyor musunuz?"
    Ulema: "Ya Ebe-l Hasan, bu sözün delili nedir?"
    İmam aleyhi's-selam: Şu ayet: "Andolsun biz Nuh'u ve İbrahim'i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken, içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, birçoğu da fâsık olanlardır."[5] Derken nübüvvet ve kitab mirası, hidayeti kabul edenlere geçti, fâsıklara değil. Nuh'un, Rabbinden şöyle bir istekte bulunduğunu bilmiyor musunuz? "Dedi ki: Rabbim şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin vaadin de doğrusu haktır."[6] Çünkü Allah Teâla Nuh'un kendisini ve ehlini kurtaracağını vaad etmişti. Rabbi de cevabında şöyle buyurdu: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum."[7]
    Me'mun: "Allah, İtret’i (Ehl-i Beyt’i), diğer insanlardan üstün kılmış mı?"
    İmam aleyhi's-selam: "Evet, Allah İtret’i, Kur’ân'ın inkâr edilmeyecek kesin ayetlerinde başkalarından üstün kılmıştır."
    Me'mun: "Kur’ân'ın neresinde?"
    İmam aleyhi's-selam: Kur’ân'ın şu ayetinde: "Gerçek şu ki Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim âl'ini (soyunu) ve İmran âl'ini âlemler üzerine seçti. Onlar birbirlerinden türeme bir zürriyettir. Allah işiten ve bilendir."[8] Diğer bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Yoksa onlar, Allah'ın fazlından verdiği şeyler için insanlara (Peygamber ailesine) haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim âl'ine (soyuna) kitabı, hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk de verdik."[9]
    Daha sonra bu ayetin ardından mü’minlere hitaben şöyle buyurmuştur:
    "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin."[10]
    Yani Allah'ın, kitap ve hikmeti miras olarak verdiği kimselere itaat edin. (Ama bazıları) Bu iki mirasdan dolayı onlara haset ettiler. Nitekim üstteki ayette şöyle geçti:
    "Yoksa onlar, Allah’ın fazlından verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim âl'ine (soyuna) kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk de verdik." Bu ayette seçkin ve pâk insanlara itaat kasdedilmiştir. Burada mülkden maksat onlara itaat etmektir."
    Ulema: "Allah Teâla Kur’an'da seçkin insanları açıklamış mı?"
    İmam aleyhi's-selam: "Evet, batına ilave olarak zahirde de Kur’ân’ın on iki yerinde açıkça beyan etmiştir."
    Birinci ayet şudur: "(Öncelikle) En yakın akrabalarını korkut."[11] Allah Teâla'nın bu ayette Peygamber’in Âl'ini kasdetmesi (onlar için) güzel bir makam, büyük bir fazilet ve yüce bir şereftir. İşte bu (on iki ayetten) birincisidir.
    İkinci ayet de şudur: "Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah sizden her çeşit kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."[12] Bu da hiçbir katı düşmanın dahi inkâr etmediği bir fazilettir.
    Üçüncüsü de şudur: Allah Teâla, yaratıklarından tertemiz olanları ayırdığında, Mübahele ayetinde Peygamber’ine şöyle emretti: "(Ey Muhammed) De ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da dua edelim ve Allah'ın lanetini yalan söylemekte olanların üstüne kılalım."[13] Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih bu ayetin düsturu gereğince Ali, Hasan, Hüseyn ve Fatıma'yı (aleyhim'us-selam) Medine’nin dışarısına çıkardı ve onları kendisi gibi kabul etti. Ayette geçen "kendimiz" ve "kendiniz"den maksadın ne olduğunu biliyor musunuz?
    Ulema: "Allah, onunla Peygamber’in kendisini kasdetmiştir."
    İmam (a.s): (Hayır) Yanıldınız. Çünkü Allah onunla Ali aleyhi's-selam’ı kasdetmiştir. Buna delil de Peygamber’in salla'llâhu aleyhi ve alih buyurduğu şu sözdür: "Ya, Beni Velia kabilesi bundan vazgeçeceklerdir veyahut kendim gibi olan bir kişiyi onlara (karşı koymak için) göndereceğim." Yani Ali aleyhi's-selam’ı. İşte bu hiçbir kimsenin, ötesine geçmiyeceği bir özelliktir; hiçbir kimsenin ihtilaf etmediği bir üstünlüktür ve daha önce hiçbir yaratığın elde edemediği bir şereftir. Çünkü Peygamber, Ali'nin nefsini kendi nefsi gibi saymıştır. Bu da üçüncü ayettir.
    Dördüncüsü de şudur: Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih, Ehl-i Beyt'ten başka bütün insanları, camiden dışarı çıkardı (onların camiye açılan evlerinin kapılarını kapattı). Bu duruma halk ve özellikle Abbas itiraz etti. Abbas: "Ya Resulullah, neden Ali’yi bıra kıp da bizi dışarı çıkardın?" dediğinde Hz.Resul şöyle buyurdular: "Ben onu bırakıp sizi dışarı çıkarmadım. Allah onu bıraktı ve sizi dışarı çıkardı." İşte, Hz.Resulullahsalla'llâhu aleyhi ve alih’in Ali aleyhi's-selam’a buyurduğu: "Harun Musa’ya nasıldıysa sen de bana öylesin." sözünün açıklaması da budur.
    Ulema: "Bu üstünlüğün Kur’an'la ne ilişkisi vardır?".
    İmam (a.s): "Bu konuda size Kur’an'dan bir ayet getirip okuyacağım..
    Ulema: "Getir."
    İmam (a.s): o ayet şudur: "Musa'ya ve kardeşine, Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın... diye vahyettik."[14] Bu ayet Harun'un Musa'nın nezdindeki makamını beyan ediyor (Harun, Musa’nın kardeşi, yardımcısı ve veziri idi). Bu ayet yine Ali aleyhi's-selam’ın, Hz. Peygambersalla'llâhu aleyhi ve alih'in nezdindeki makamını da beyan etmektedir. Bununla birlikte Peygamber'in şu buyruğunda da (Ehl-i Beyt'in üstünlüğü için) apaçık bir delil vardır: "Bu camiye, Muhammed ve Âl-i Muhammed'den başka hiçbir kimsenin cünüp ve hayız olarak girmesi caiz değildir."
    Ulema: "Bu (çeşit) izah ve beyan ancak siz Resulullah'ın Ehl-i Beyt’i yanında bulunur." (Yani bu çeşit açıklamaları sizden başka kimse bilmez ve kabul etmez.) dediler.
    İmam aleyhi's-selam şöyle buyurdular: "Bizim bu makamımızı kim inkâr edebilir? Oysaki Hz. Resulullah (diğer bir yerde) şöyle buyurmuştur: "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır. Kim ilim şehrini dilerse, kapısından girmelidir." İzah ve beyan ettiğimiz şeylerdeki (mevcut olan) üstünlüğü, şerefi, seçkinliği ve temizliği inatçı düşmanlardan başka hiç kimse inkâr etmez. Bu nimetlere karşı Allah-u Azze ve Celle'ye şükürler olsun. Bu da dördüncüsüdür.
    Beşinci ayet de şudur: "Akrabalarının hakkını ver."[15]
    Bu, Aziz ve Cebbar olan Allah’ın, Ehl-i Beyt'i mahsus kıldığı bir özelliktir. Allah Teâla onları bütün ümmetten seçkin kılmıştır. Bu ayet Resulullahsalla'llâhu aleyhi ve alih'e indiğinde Resulullah şöyle buyurdular: "Fatıma'yı yanıma çağırın." Fatıma geldiğinde Resulullah: "Ey Fatıma!" diye buyurdular. Fatıma: "Buyurun ey Allah’ın Resulü!" dedi. Resulullah: "Fedek'i elde etmek için ne at sürülmüştür ve ne de deve. Bu yüzden Fedek bana mahsustur, diğer müslümanlara mahsus değildir. Ben Allah'ın emri üzerine onu sana bağışladım. Öyleyse onu kendin ve evladın için al." Bu da beşincisidir.
    Altıncı ayet de şudur: "De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir..."[16]
    Bu, sadece İslam Peygamber’ine mahsus olan bir özelliktir, diğer peygamberlere değil. Yine Ehl-i Beyt'e mahsus olan bir özelliktir, diğer kimselere değil. Bunun beyanı şudur ki, Allah Teâla diğer peygamberlerden bu sözü naklederken, örneğin Nuh aleyhi's-selam’dan şöyle naklediyor: "Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak da değilim; şüphe yok ki onlar, Rablerine kavuşacaklar, fakat ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum."[17]
    Hud aleyhi's-selam’dan şöyle naklediyor: "Dedi ki: ...Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemi-yorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?"[18]
    Ama Allah Teâla Resulullah'a salla'llâhu aleyhi ve alih şöyle buyurmuştur: "De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir."[19] Allah Teâla, onların kesinlikle dinden çıkmayacaklarını ve hiçbir zaman sapıklığa yönelmiyeceklerini bildiğinden dolayı onların sevgisini ve dostluğunu farz kılmıştır. Onları sevmenin farz olmasının diğer delili de şudur: Eğer bir kimse bir kimseyle dost olur da akrabalarından bazısı ona düşman olursa (ister istemez) kalp salim kalmaz (o dostluk bozulur). Allah Teâla da Peygamber'in mübarek kalbinde hiçbir mü’mine karşı bir kırgınlık olmamasını istediği için Ehl-i Beyt'in sevgisini onlara farz kıldı. Kim bu vazifeye riayet edip, Resulullah'ı ve Ehl-i Beyt'ini severse, Resulullah'ın onu sevmemesi mümkün değildir. Ama kim bu vazifeyi terkeder, ona amel etmez ve Peygamber'in Ehl-i Beyti'ne nefret duyar ve düşmanlıkta bulunursa Hz. Resulullah da ona nefret duyar. Çünkü o adam ilahi farizelerden birini terketmiştir.
    Bundan daha üstün bir fazilet ve bir şeref var mıdır? Şu ayet: "De ki: sizden tebliğime karşılık hiçbir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir." nazil olduğunda, Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih ashabı arasında ayağa kalkıp Allah'a hamd u sena etti ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Allah size bir vazife farz kılmıştır, onu yapar mısınız?" Hiç kimse cevap vermedi. İkinci gün de ayağa kalktı ve aynı sözü tekrarladı. Yine hiç kimse cevap vermedi. Üçüncü gün de ayağa kalkıp: "Ey insanlar, Allah size bir vazife farz kılmıştır, onu yapar mısınız?" diye buyurunca yine hiçbir kimse cevap vermedi. Bunun üzerine: "Ey insanlar, bu vazife ne altın ve ne de gümüş gerektirir; ne yiyilecektir ve ne de içilecektir." buyurduğunda halk: "Artık ne buyuruyorsanız buyurun." dediler. Bunun üzerine Resulullah mezkur ayeti onlara tilavet etti. Onlar da: "Allah'ın istediği bu olursa, bunu yaparız." dediler. Ama onların çoğu, bu söze bağlı kalmadılar.
    Daha sonra İmam Rıza aleyhi's-selam şöyle buyurdular: Babam ceddimden, o da babalarından ve onlar da Hüseyin ibn-i Ali'den şöyle rivayet eder: "Muhacir ve Ensar, Resulullah'ın huzuruna varıp şöyle dediler: "Ya Resulullah, hem sizin ve hem de gelen misafirlerin masrafları oluyor. İşte bu (sizin yetkinizde olan) mal ve kanlarımızdır; bu hususta istediğiniz şekilde hüküm verin. Çekinmeden dilediğiniz şeyi bağışlayın ve dilediğiniz şeyi bırakın." Allah Teâla (onlara cevap olarak) Ruh-ul Emin'i gönderip şöyle buyurdu: "(Ey Muhammed,) De ki Sizden hiçbir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir." Benden sonra da akrabalarımı incitmeyin."
    Toplantıda bulunanlardan bazıları dışarı çıktıklarında şöyle dediler: "Resulullah teklifimizi, kendisinden sonra yakınlarına özenmemiz için reddetti. Bu, Peygamber’in (kendi yanından uydurup) Allah'a iftirasından başka bir şey değildir." Elbette çok ağır bir sözdü bu. Bunun üzerine Allah Teâla şu ayeti indirdi: "Yoksa, kendisi onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurdumsa, bu durumda siz Allah’tan bana (gelecek) olan hiçbir şeye (karşı) malik olamazsınız. O sizin, kendisi hakkında ne taşkınlıklar yapmakta olduğunuzu daha iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O yeter. O, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir."[20] Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih onların peşine birisini gönderdi, geldiklerinde onlara: "Sizler bir şey mi söylediniz?" diye buyurdular. Onlar "Evet, ya Resulullah, bizlerden bazıları bizim için hoş olmayan ağır bir söz söyledi." dediler. Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih, nazil olan ayeti onlara okudu. Onlar (bunu duyunca) şiddetli bir şekilde ağladılar.
    Daha sonra Allah Teâla şu ayeti nazil etti: "Kullarından tövbeyi kabul eden ve kötülükleri affeden ve işlemekte olduklarınızı bilen O'dur."[21] Bu da altıncısıdır.
    Yedinci ayet de şudur: "Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin."[22] Bunu düşmanlar da biliyorlar ki, bu ayet nazil olduktan sonra halk: "Ya Resulullah, biz sana selam vermeyi biliyoruz, fakat salat nasıl olur?" diye sordular. Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih buyurdular ki, şöyle deyin: "Allahumme salli ala Muhammed’in ve Âl-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahim'e ve Âl-i İbrahim, inneke Hamidun Mecid." İmam aleyhi's-selam orada bulunanlara: "Ey Cemaat, sizler arasında bu konuda bir ihtilaf mı var?" diye sordu. Orada bulunanların hepsi: "Hayır." dediler.
    Me'mun:Bu konuda asla ihtilaf yoktur, bilakis ittifak vardır. Fakat Ehl-i Beyt hakkında bundan daha açık bir ayet var mı?"
    İmam aleyhi's-selam: Söyleyin bakalım "Yâ-sîn ve’l Kur’an'il Hakim, inneke le minel murselin, ala sıratin mustakim" ayetlerinin başında geçen "Yâ-sîn" kelimesinden kasdedilen kimdir? dedi.
    Ulema: "Yasin, Muhammed'dir ve bunda hiçbir şüphe yoktur."
    İmam aleyhi's-selam: Allah Teâla, bu konuda Muhammed ve Âl-i Muhammed'e öyle bir fazilet vermiştir ki, hiç kimse vasfının hakikatine erişemez. Çünkü Allah Teâla, peygamberlerin dışında, başka hiç kimseye selam vermemiştir. Allah Teâla buyurmuştur ki: "Alemler içinde Nuh'a selam olsun."[23] "İbrahim'e selam olsun."[24] "Musa’ya ve Harun’a selam olsun."[25] Ama Allah Teâla "Nuh'un âl'ine selam olsun" veya "İbrahim’in âl'ine selam olsun." veyahut "Musa ve Harun'un âl'ine selam olsun." buyurmamıştır. Sadece Âl-i Yâsîn'e selam olsun. diye buyurmuştur. Yani Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine.
    Me'mun: "Andolsun ki, bu nükte ve bu izah ve beyan, ancak nübüvvet madeninde olabilir." Bu da yedincisidir.
    Sekizinci ayet de şudur: "Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri muhakkak Allah'ın, Peygamber'in ve yakınlarınındır..."[26] Allah Teâla, kendine ve Peygamber’ine bir pay ayırdığı gibi yakınlara da bir pay ayırdı. İşte bu, Âl (Ehl-i Beyt) ve ümmet arasındaki farktır. Çünkü Allah Teâla, Âl'i (Ehl-i Beyt'i) bir mevkide karar kılmış, diğer insanları da ondan aşağıdaki bir mevkide. Kendisi için beğendiğini onlar için de beğenmiştir ve bu konuda onları seçkin kılmıştır. Kendisi ve onlar için beğendiği her fey, ganimet ve diğer şeylerde ilk önce kendisini, sonra Peygamber’i, daha sonra da Peygamber’in yakınlarını zikretmiştir. Nitekim (Humus ayetinde) şöyle buyurmuştur: "Bilin ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri mutlaka Allah'ın, Peygamber'in ve yakınlarınındır..." İşte bu ayet Allah'ın natık kitabında kıyamete kadar onlar için açık bir te'kid ve daimi bir emirdir. Öyle bir kitaptır ki , "Batıl, ona önünden de ardından da yaklaşamaz. (Çünkü O) Hüküm ve hikmet sahibi olan ve çok övülen (Allah) tarafından indirilmiştir."[27] Ama ayetin ardında zikredilen yetim ve yoksullara gelince; (onların durumları yakınlardan farklıdır, çünkü) yetim baliğ olduğunda humus sahipleri sırasından çıkar ve onun için bir pay olmaz. Yoksul da zengin olduğunda ganimetlerden onun için bir pay olmaz; ganimeti almak da onun için caiz değildir. Ama yakınların payı kıyamete kadar, ister zengin olsunlar, ister fakir, onlar için sabittir. Çünkü Allah ve Resulü'nden daha zengin hiçbir kimse yoktur, bununla birlikte kendisi ve Resulü için ganimetten bir pay ayırmıştır. Kendisine ve Resulü'ne beğendiği şeyi Zilkurba (yakınlar) için de beğenmiştir. Böylece fey (savaş yapılmadan elde edilen mal) hakkında da kendisi ve Resulü için istediği şeyi Zilkurba için de istemiştir. Ganimette olduğu gibi ilk olarak kendi hakkını, sonra Peygamber’in hakkını ve daha sonra da Zilkurba'nın (Resulullah’ın yakınlarının) hakkını zikrederek Zilkurba'yı Allah ve Resulu'nün ismiyle birlikte ve onların peşinden zikretmiştir.
    İtaat konusunda da durum aynıdır. Allah Teâla buyurmuştur ki: "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulü-l emre."[28] (Ulü-lemr, Allah ve Resulünden sonra kendilerine itaat edilecek emir sahipleridir.) Burada da yine ilk önce kendisini, sonra Peygamber’i ve daha sonra da Ehl-i Beyt'i zikretmiştir. Velayet ayetinde de Allah Teâla şöyle buyurmuştur: "Sizin veliniz, (ve yetki sahibiniz) ancak Allah'tır, O'nun Resulüdür ve inananlardır..."[29] Yani Emir-ül Mü’minin Ali’dir.
    Allah Teâla ganimet ve fey'de, kendi payını ve Peygamber’in payını onların payıyla birlikte ve beraber zikrettiği gibi onların velayetini (yöneticilik hakkını) ve Peygamber’e itaati kendisine itaatle birlikte zikretmiştir. Yüce Allah'ın, Ehl-i Beyt'e olan bu nimeti ne kadar da büyüktür. Ama sadaka (zekât) meselesi geldiğinde; (Allah Teâla) kendisini, Resulü'nü ve Resul'ünün Ehl-i Beyti'ni ondan münezzeh kıldı ve şöyle buyurdu: "Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri (İslam'a) ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmışlar içindir."[30] Bunların arasında Allah Teâlanın, kendisi, Resul'ü ve Zilkurba (yakınlar) için bir pay tayin ettiğini bulabilir misiniz? Münezzeh kılma sırası geldiğinde, kendisini, Resul'ünü ve Resul'ünün Ehl-i Beyt'ini ondan münezzeh kıldı. Münezzeh kılmakla yetinmeyip sadakayı onlara haram kıldı. Çünkü sadaka Muhammed ve Ehl-i Beyt’ine haramdır. Sadaka insanların (malının) kiri olduğu için onlara helal değildir. Çünkü onlar her çeşit kirden münezzeh kılınmışlardır. Allah onları her çeşit kirden münezzeh kılıp seçtiğinde kendisine beğendiği şeyi onlar için de beğenmiştir; kendisine beğenmediği şeyi onlar için de beğenmemiştir.
    Dokuzuncusu da şudur: Biz zikir ehliyiz; öyle zikir ehli ki Allah Teâla, kitabında (onların hakkında) şöyle buyurmuştur: "Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun."[31]
    Ulema- Allah bu ayetten Yahudi ve Hıristiyan alimlerini kasdetmiştir.
    İmam aleyhi's-selam: "Böyle bir şey mümkün mü? O zaman bizi kendi dinlerine çağırırlar ve "bizim dinimiz İslam dininden daha üstündür" derler."
    Me'mun: "Ya Ebe-l Hasan, bunların sözünün reddinde bir izah ve beyanın (delilin) var mıdır?"
    İmam aleyhi's-selam: "Evet, zikir Resulullah'tır, biz ise zikrin ehliyiz. Talak suresinin şu ayetiyle bu konu açıklığa kavuşmuştur: "Ey inanan akıl sahipleri, Allah’tan korkup sakının. Doğrusu Allah, O’nun apaçık ayetlerini size okuyacak bir resul, bir zikir indirmiştir."[32] Bu ayetteki zikir Resulullah'tır, biz ise onun ehliyiz. Bu da dokuzuncusudur.
    Onuncusu da şu tahrim ayetidir: "Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz... size haram kılındı."[33] Söyleyin bakalım, Eğer Resulullah hayatta olsaydı benim kızım veya oğlumun kızı veyahut soyumdan gelen kızlarla evlenmesi doğru olur muydu?"
    Ulema: "Hayır, olmazdı."
    İmam aleyhi's-selam: "Sizin kızlarınızla nasıl; evlenebilir miydi?
    Ulema: "Evet evlenebilirdi."
    İmam aleyhi's-selam: "Öyleyse bu, bizim O’nun Ehl-i Beyt'i olduğumuza bir delildir, sizin değil. Eğer O’nun Ehl-i Beyt’inden olsaydınız, bizim kızlarımızın O’na haram olduğu gibi sizin de kızlarınız O’na haram olurdu. Demek ki biz onun Ehl-i Beyt’indeniz, siz ise onun ümmetindensiniz. İşte âl (Ehl-i Beyt) ve ümmet arasındaki fark budur. Âl (Ehl-i Beyt) Peygamber'in kendisindendir, fakat ümmet böyle değildir. Bu da onuncusudur.
    Onbirincisi de Mü’min suresindeki şu ayettir: "Firavun âl'inden (ailesinden) imanını gizlemekte olan mü’min bir adam dedi ki: Siz, benim Rabbim Allah'tır, diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır..."[34]
    Bu adam Firavun'un dayısı oğluydu. Allah Teâla onu, nesebinden dolayı Fıravun’a nisbet etmiştir, dininden dolayı değil. Böylece biz de doğum yönünden Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olduğumuz için O’na mahsus kılınmışız, din yönünden ise bütün insanlar gibi sayılmışız. Bu da âl (Ehl-i Beyt) ve ümmet arasındaki diğer bir farktır. Bu da onbirincisidir.
    Onikincisi de şu ayettir: "Ehline namazı emret ve kendin de ona karşı sabırlı ol."[35] Allah bizi bu özellikle üstün kılmıştır. Çünkü bizi de onunla beraber namaza emretmiştir. Sadece bizi bu özellikle üstün kılmıştır, ümmeti değil. Resulullah bu ayet nazil olduktan sonra dokuz ay boyunca her gün beş defa namaz vakitlerinde Ali ve Fatıma aleyhi's-selam’ın kapısına gelip şöyle buyuruyordu: "Namaza! Allah size rahmet etsin." Allah Teâla, Peygamber’in bütün ailesi içerisinde bize yaptığı bu bağışı, peygamberlerin evlatlarından hiçbiri hakkında yapmamıştır. Bu da âl (Ehl-i Beyt) ve ümmet arasındaki diğer bir farktır.
    Hamd Alemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur ve Allah'ın salatı peygamberi Muhammed'e olsun.
    ________________
    Dipnotlar:
    [1]- Fatır/32.
    [2]- Fatır/33.
    [3]- Ahzab/33.
    [4]- Uyun kitabının nakli şöyledir: "İlk ayetteki miras ve ikinci ayetteki tathirin seçkinler ve hidayete kavuşmuş olanlar hakkında olduğunu bilmiyor musunuz?" Bu nakil daha uygundur. Çünkü söz konusu olan, ayettir; rivayet değil.
    [5]- Hadid/26.
    [6]- Hud/45.
    [7]- Hud/46.
    [8]- Âl-i İmran/33,34.
    [9]- Nisa/54.
    [10]- Nisa/59.
    [11]- Şuarâ/214.
    [12]- Ahzab/33.
    [13]- Âl-i İmran/61.
    [14]- Yunus/87.
    [15]- İsrâ/26.
    [16]- Şura/23.
    [17]- Hud/29.
    [18]- Hud/51.
    [19]- Şura/23.
    [20]- Ahkaf/8.
    [21]- Şura/25.
    [22]- Ahzab/56.
    [23]- Saffat/79.
    [24]- Saffat/109.
    [25]- Saffat/120.
    [26]- Enfal/41.
    [27]- Fussilet/42.
    [28]- Nisâ / 59
    [29]- Mâide/55.
    [30]- Tövbe/60.
    [31]- Nahl/43.
    [32]- Talak/10,11.
    [33]- Nisa/23.
    [34]- Mü’min/28.
    [35]- Tâhâ/132.
     
     
     
    MÜCAHİD'den Alıntıdır.

     
    نام :
    نام خانوادگی :
    ایمیل :
     
    متن :
    متوسط امتیاز :
    %0
    تعداد آراء :
    0
    امتیاز شما :
     

     
     
     
     
     
     

    آدرس: قم - روبروي شبستان امام خميني(ره) - دفتر آيت الله العظمي شاهرودي (دام ظله)

    تلفن: 7730490 3، 7744327 3- 025 فکس: 7741170 3- 025  

    پست الکترونيک: info@shahroudi.net / esteftaa.shahroudi.com@gmail.com